4.2.13

HASRET

Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli, 
belini sarmayalı, 
gözünün içinde durmayalı, 
aklının aydınlığına sorular sormayalı, 
dokunmayalı sıcaklığına karnının. 

Yüz yıldır bekliyor beni 
                bir şehirde bir kadın. 

Aynı daldaydık, aynı daldaydık. 
Aynı daldan düşüp ayrıldık. 
Aramızda yüz yıllık zaman, 
                      yol yüz yıllık. 

Yüz yıldır alacakaranlıkta 
                koşuyorum ardından.

                                                                       

6 Temmuz 959
Nazım Hikmet

26.1.13

Yine izlediğim, birbirinden alakasız bir sürü filmle karşınızdayım.

50/50 (2011)

An Education (2009)

Intouchables (2011)

It's Kind of a Funny Story (2010)

Knocked Up (2007)

Happythankyoumoreplease (2010)

Law Abiding Citizen (2009)

Mr. Nobody (2009)

Like Crazy (2011)

Never Let Me Go (2010)

Role Models (2008)

Silver Linings Playbook (2012)

Scent of a Woman (1992)

The Birds (1963)

The Devil's Advocate (1997)

The Life of David Gale (2003)

The Dreamers (2003)

To Rome with Love (2012)

The Words (2012)

Vertigo (1958)

We Bought a Zoo (2011)

20.1.13

Ah Muhsin Ünlü’yle Benim Aramdaki Farklar

Ah Muhsin Ünlü süper bir insandır, ben o kadar değilim
Ah Muhsin Ünlü yolda Ebu Bekir’i görse ‘Es Selamu Aleyküm’ derdi,
ben yolda Ebubekir’i görsem korkudan altıma sıçarım.
Ah Muhsin Ünlü asla yalan söylemez; ben annem beni döverken hiç ağlamadım.
Ben annem beni döverken çok ağladım çünkü annem
gırtlağından hırıltılar çıkarırken nasıl terliyordu, görmeliydiniz.
Ah Muhsin Ünlü, Azrail’i yolda görse selam verirdi;
ben Azrail’i babamın yanında görmüştüm, bir çift laf edebilseydim ona
derdim ki hayatta ben en çok babamı sevdim.
Ah Muhsin Ünlü olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;
o bana gülümserdi ben ona derdim ki, ‘anam babam ben de isterim yüzümde güller açsın,
fakat şu koca yumru boğazımı düğümlüyor, bir şeyler yapamaz mıyız?’
Ah Muhsin Ünlü orada olsaydı annemin elini tutardı ve derdi ki ‘Kızım bu ne gayret!’
ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki ‘Anneciğim ölmesen…’
Ben oradaydım annemin elini tuttum ve dedim ki ‘Anneciğim seni ben öldürürüm’;
Annem döndü bana bir baktı o bakışı görmeliydiniz.
Ah Muhsin Ünlü o bakışı görseydi merhametten ağlardı;
ben o bakışı gördüm nefretten çıldıracaktım ama annem elini çekti.
Ne tuhaf, anneler ölürken bile çocuklarının
Anneler ölürken bile çocuklarının gururundan eser bırakmıyor ne tuhaf…
Ah Muhsin Ünlü çok şanslı bir insan
annesi öldüğünde o kocaman bir adamdı;
benim annem öldüğünde ben küçücüktüm,
zaten şanslı birisi de değilimdir; kitaplara inanmam.
Annem çoktan öldü bu ayşe kadını o pişirmiş olamaz!
Olamaz dedim annem nefes alıp vermeye devam edince
Verse de ben almam onu, içim ferahlamaz, siz de görseniz
Annem tutsa elimden birlikte geçsek çölü
Nasıl olsa annem de ölü ben de ölü.


Alper Canıgüz, 26 Haziran

APTALLIK


Osman'ın küçük hâli:İnsan aşık olunca ne kadar aptal oluyor ya...
Osman'ın büyük hâli:Peki neden bütün insanlar bu aptallığa kavuşmak için çabalıyorlar? Yoksa asıl aptallık aşksız kalmak mı? Yoksa insanlar aşık oldukları zaman içine düştükleri, saf insan haline alışık olmadıkları için bunu aptallık mı sanıyorlar? Emin değilim, hâlâ düşünüyorum.
(öYLE BİR GEÇER zAMAN Kİ DİZİSİNDEN)

19.1.13

Oğullar ve Rencide Ruhlar



İnsan bu hallere düştükten sonra aynaya nasıl bakardı ki? Yüzmilyonlarca insan nasıl bakıyorsa öyle herhalde.

________________________________________________________________________

Gidip etajerimden Gönül Teyze'nin hediyesi, oyuncak tabancayı çıkardım. Şarjörüne kırmızı renkli plastik mermi yerleştirip tekrar yatağa döndüm.Oturur vaziyette sağ tarafımdaki pencerenin perdesini aralayarak dışarı baktım. Bunu hemen hemen her gece yaparım aslında.Sanki pencerenin öbür yanında Tanrı'yı görüverecekmişim ve o bana her şeyin bir şakadan ibaret olduğunu açıklayacakmış gibi tuhaf bir hissim vardır. Üstelik keman biçimli kafası ve şakaklarında iyice seyrelmiş saçlarıyla havada süzülürken hayal ettiğim bu Tanrı, üst kat komşumuz Hasan Amca'ya fena halde benzemektedir. Bunun nedenini kısa bir sürece önce anladım. Babam bana yüce yaradandan söz ederken, onun yukarıda yaşadığını anlatmıştı. Benim için yukarıda yaşayan kişi Hasan Amca'ydı. Neden karısı Sevim Teyze değil de Hasan Amca? Erkek egemen kültür yüzünden mi? Bunlar nasıl işleniyordu beyinlere? Aniden yorganı kafama çekip tabancayı şakağıma dayadım ve tetiğe bastım. Kafatasımda tatlı bir zonklama hissettim. Fiziksel acı düşüncelerimi dağıttı. Gerisini hatırlamıyorum.


________________________________________________________________________

"Benim ifadem dışında bir bilgi alabildiniz mi polisten?" diye sordum.
Rebi Abi omuz silkti."Deliye cinayeti niye işlediğini anlattırmaya çalışmışlar ama bir yararı olmamış. Muhtemelen mahkemenin ardından akıl hastanesine yatırılır diyor savcı.Zaten akli melekeleri yerinde değil diye kendisi de cezaevine gönderilmesine izin vermemiş.Duruşma gününe kadar karakolun nezarethanesinde tutacaklarmış. Bir yıl falan tedavi gördükten sonra salıverirlermiş. Düşünebiliyor musunuz?"
Adamı linç etmek varken, değil mi ama? Rebi Abi'nin acısını anlayışla karşılıyordum gerçekten ama gerçekten katil bile olsa, zavallının birine eziyet etmenin adalet duygusunu nasıl tatmin edebileceğini aklım almıyordu bir türlü. Sapı samandan ayırabilecek bir insan evladıyla karşılaşmayacak mıydım şu dünyada?
"Belki de kullanıldı," dedi Rebi Abi gözlerini şüpheyle kısarak.
Tabii. Yunanlılar tarafından. "Onu kullanmak da zor biraz," dedim kendimi tutamayarak. "Ben birinin gırtlağını kestirmek istesem, bu iş için bir akıl hastasını seçmezdim doğrusu. Yani nasıl hedef göstereceksin? Bırak Hicabi Bey'in kim olduğunu bilmeyi, gırtlak neresi diye sorsan kıçını gösterir."
Rebi Abi şöyle bir yutkunduktan sonra, "Gırtlak," dedi ve katıla katıla ağlamaya başladı. Doğrusu bekliyordum bunu.Aklını biraz başına toplasın diye özellikle kullanmıştım o sözcüğü iki kez.
Annem bir anda yoktan var olarak bir kağıt mendil yetiştirdi ona, yerleri sümüklemesin diye.

________________________________________________________________________

Ben tuvaletteki işimi bitirip odama girdiğimde Rebi Abi yatmıştı. Bacakları divanın dışına taşıyordu. Kırdığım kalbini bir şekilde onarmak istiyordum ama ne diyeceğimi de pek bilemiyordum. Usulca pencereye gidip dışarı baktım. Pervazdaki kuş boklarından başka dikkatimi çeken bir şey olmadı. Tanrı yine ortalıkta yoktu.Çaresiz bir sonraki geceyi bekleyecektim. Yorganımı açıp yatağa girdim. Uykuya dalmak üzereydim ki, bir ses duydum. "Biliyorum, çoğu kimse benden ve ailemden nefret eder."
Bu sözler beni hem şaşırtmış hem de biraz korkutmuştu. Yanıt vermeden önce her ihtimale karşı perdeyi aralayıp bir kez daha dışarıyı kontrol ettim. Tanrı değildi. Rebi Abi olmalıydı. “Dünyada bir dolu sevimsiz insan var,” dedim onu avutmak için. Bu lafı da ettikten sonra hayatta iflah olmayacağıma kesinkes karar verdim. Hesapta gönlünü alacaktım. “Hem Hicabi Amca sempatik bir adamdı bence,” diye ekledim durumu kurtarmak için.
Bu son sözlerimi hiç inanmadan söylediğim çok belliydi ama birçok insan gibi duymak istediklerine inanıvermişti keriz. “Bence de öyle. Çok kişi bilmez ama onun çok yumuşak bir tarafı vardır.”
“Vardı,” diye düzelttim. Dilimi eşekarısı soksun.

________________________________________________________________________

“O şimdi çok daha iyi bi’ yerde.”
Onu bir kez olsun onaylama arzusuyla bu iddiayı şöyle bir değerlendirdim. Hiçbir yer de bir yer sayılabilirdi pekala.”Evet,” dedim. Çok uykum gelmişti. Uykusuzluk üzerimde sarhoşluğa benzer bir etki yaratır. “Russel Paradoksu bize her şeyin hiçbir şeyin içinde yer aldığını açıkça gösteriyor. “ Bilemiyorum, çok mu duygusuzum?
“Efendim? Anlayamadım.”
Bu konuşmanın bir yere varmayacağı açıktı. “Yok bir şey Rebi Abi. Haklısın diyorum. Eminim baban senin de daha fazla üzülmeni istemezdi. Ne senin ne Şemi Abi’nin ne de… Bakkal Yakup’un.” Aslında bakkal Yakup’un o kadar üzüldüğünden emin değildim ama aklıma başka bir yakını gelmemişti Hicabi Bey’in.
“Sahi. Yakup Abi de perişan olmuştur.”
Daha fazla patavatsızlık etmeden susmalıydım. “Çok yorgunsun Rebi Abi. Biraz uyumaya çalış.”
“Ben pek uyuyabilecek gibi değilim ama sana iyi geceler,” dedi. Beş dakika sonra horluyordu. Çıkardığı gürültü o kadar fazlaydı ki, kendimi ölümün kardeşinin kollarına teslim edene kadar üç beş kere yastığını çekmem gerekti.

________________________________________________________________________

Birlikte çıkıp yeni binaya doğru yürümeye başladık. Onbeş yirmi adım atmıştık ki beklediğim soru geldi. “Ne zaman başlıyorsun okula?”
“Ben okula gitmeyeceğim.”
Saflığıma güldü Kerim. “Olur mu okula gitmemek hiç? Okuyacaksın ki adam olacaksın.”
“Sen adam değil misin?”
“Adamız da yani…”
“Boşver bu işleri Kerim Abi,” dedim. “Sen söyle hele, hangi partiyi tutuyorsun?”
Şaşkın şaşkın suratıma baktı. İdarenin casusu muyum acaba diye düşünüyordu sanırım. Kafasını dikip, “Ekmek partisi,” dedi.
“Öyle bir parti yok ki,” dedim.
“Hiçbir partiyi tutmuyorum,” diye ifade değiştirdi bunun üzerine. Bu devrim yapacak, ben de göreceğim.
“Peki, sağcı mısın, solcu mu?”
“Yok bizim felsefemizde sağ, sol.”
Felsefe? “Senin felsefende ne var Kerim Abi?”
Nihayet hazır yanıtı bulunan bir soruyla karşılaştığı için keyifle ünledi: “Bana derler Kerim, bugün buldum bugün yerim, yarına Alah kerim!”
Hey gidi koca Marx, diye geçti aklımdan, kalk mezarından da gör diyalektik nasıl oluyormuş!

________________________________________________________________________

“Alo? Ben Komiser Yardımcısı Onur Çalışkan…”
“Walter Matthau,” dedim.
“Efendim? Anlayamadım ne dediğini?”
“Tanık koruma programına alındığımı söylemek için aradınız sanıyorum,” dedim. “Tabii estetik ameliyatla yüzümün değiştirilmesi gerekecek. Her zaman Walter Matthau’nun yüzüne sahip olmayı istemişimdir.”

________________________________________________________________________

Adam öyle dik dik bakmayı sürdürünce anladım ki, kim bakışlarını önce kaçıracak oyunu oynuyoruz. Böyle tipler bayılır buna. Birisi meymenetsiz suratları karşısında mahcubiyet hissedince kendilerini bir şey zannederler. Gönlü olsun diye kafamı havaya çevirdim. Ama bendeki de kıllık ya, bu hareketi sanki odaya aniden giriveren bir kuş dikkatimi çekmiş gibi abartılı bir biçimde yaptım. Savcı Bey ve Onur Çalışkan da bu hayali kuşu görmek için beni taklit edince ortaya komik bir manzara çıktı. Ben de tutamadım kendimi, güldüm.

________________________________________________________________________

“Müziği hissetmelisin,” dedi ritme uygun bir biçimde koluyla havada kocaman bir sekiz işareti çizerek. “O haykırarak acıyı dile getiriyor.”
“Gerçek acı sessizdir,” dedim. “Bir huzurevi gibi.”
 …
Ağlamanın bir kadın için her daim ulaşılmaya çalışılır bir ruh durumu olduğuna inancım tamdı. Havaya atılan bir cismin yere düşme eğilimi gibi bir şeydi bu. O yüzden onu kendi haline bıraktım. Bir süre sonra sustu. Birasının kalanını bitirip güç bela doğruldu. Bakışları sabit ve biraz da korkutucuydu. “Bir huzurevi gibi,” diye mırıldandı.

________________________________________________________________________

“Sen cüce misin?”
“Bilmiyorum, bunu zaman gösterecek.”
________________________________________________________________________

“Aferin. Cesur insanları severim ben.” Tam tentürdiyotu dizime basarken bu sözü etmesi akıllıcaydı.

________________________________________________________________________

“Burdan kaçarken gördüğün adam…” Kulaklarımı ateş basıvermişti. Dikkat kesildim. “Biraz He-Man’e benziyor muydu?”
Önce gerçekten anlamadım. İyi niyetle çeşitli olasılıkları değerlendirdim:  Post-travmatik stres bozukluğu, mani, akut psikotik atak vesaire… Hayır, hiçbiri değildi. Yarım aklıyla beni faka bastırmaya çalışıyordu. Aklınca He-Man denen angutla hayal gücümü tahrik edecek, ben de uydurduğum hayali şüpheli hakkında kim bilir ne palavralar sıkmaya başlayacaktım. Böylece karakolda adamın eşkâlini görmedim derken yalan söylediğim anlaşılacaktı. Hayretle, hiçbir şeyin tek boyutlu olmadığını, geri zekalılığın bile dahice denebilecek bir düzeyi bulunduğunu kavrıyordum. “Evet, evet,” dedim heyecanla. “Sapsarı saçları vardı. Kıçından da böyle sipsivri bir kuyruk sallanıyordu.”

________________________________________________________________________

Bazen de saygıdeğer ağabeylerim ablalarım, dünyası yerle bir olur insanın. Hayat, fazla kafa yormadan idare etmeyi sağlayan bütün anlamlarını yitiriverir. En akıllıca saydığınız fikirlerinizin saçmalığını, en içten duygularınızın yapmacıklığını kavrarsınız. Aslında hiçbir konuda fikrinizin bulunmadığını, aslında hiç kimseye karşı bir şey hissetmediğinizi ve tüm evrenin de size karşı aynı gaddarca kayıtsızlık içinde olduğunu. Hep gözünüzün önünde durduğu halde o güne dek her nasılsa yok saymayı başardığınız bu gerçeği  fark ettiğiniz anda ilahi işleyişi de çözmek üzeresiniz demektir.
Tanrı, içindeki tahammülfersa boşluğu doldurmak için evreni yaratır. Evrenin içine gezegenleri, gezegenlerin içine dünyayı, dünyanın içine hayatı, hayatın içine insanı yerleştirir. Ve onun içine koyacak bir şey bulamaz. İşte insan denen tuhaf hayvanın, varlıkların en yücesi ve en anlamsızı kılınışının hikayesi. Evrenin orasını burasını felsefeyle, sanatla, aşkla, hatta ironik bir biçimde Tanrı’yla bezerken, ortak anlamsızların en küçüğünün elbette bir gerçeği unutması gerekmektedir: Hakikatte bütün kitaplar sayfaları doldurmak için yazılır.
Sevdiğiniz birinin ölümü, örneğin, yüzleşmenizi sağlayabilir kendinize söylediğiniz yalanlarla. Ya da ananızdan yediğiniz okkalı bir dayak. Üstelik siz, ananızın canınıza okumak için haklı gerekçeleri bulunduğa inanmaya hazırken,  içinizi parçalayan onun gözü dönmüşlüğü değil, beyninizi zedelememek için sopayı sadece kollarınıza veya bacaklarınıza indirecek kadar düşünceli davranması olabilir. Nihayet onun elinden kurtulup kendinizi odanıza attığınızda pencereden giren akşam güneşinin ışığında neşeyle dans eden tozlar dört bir yana dağılır. Onların huzurunu kaçırmak sizi öyle üzer ki, içiniz feci bir dışlanmışlık duygusuyla dolar. Birden gözlerinize yaşlar hücum eder. Bu küçük sevimli yaratıkların sizden korkmasını hazmedemezsiniz. İki saatlik dayak seansına gık demeden katlanan siz, yere kapanıp zırıl zırıl ağlamaya başlarsınız. Sonra bir toz tanesi gelip parmağınızın üzerine konuverir. Usulca oynatırsınız parmağınızı. Hâlâ oradadır. Derken diğerleri ona katılırlar. Yerde yatarken üzerinize toz tanecikleri yağar. Sırt çevirdiğiniz hayat o noktada sizi kucaklarken hıçkırıklarınız fraktal bir dans müziğine dönüşür.
Bir gün toz zerrecikleri sizi bağrına basarsa, bilin ki ya nirvanaya ulaştınız ya da çıldırdınız. Hangisi olduğuna kendiniz karar vereceksiniz. 

________________________________________________________________________

Gidip arkasında bir yere dikildim. "Yakup Abi sen bu bu arabayı yıkıyorsun ama beş dakika sonra yağmur yağacak yine..." 
"Yağsın, bir daha yıkarız," dedi bakkal ermişçe. O zaman anladım ki, böyle bir olasılık onu endişelendirmek şöyle dursun, mutlu ediyordu. O doğuştan araba yıkayıcısıydı. Ne var ki hayat onu bakkallığa mahkum etmişti; pek çok müthiş kabzımalı milletvekilliğine mahkum ettiği gibi. Sistem yetenekleri heba ediyordu.
Ama ben buna izin vermeyecektim. Ben dünyanın en iyi yalancısıydım ve kariyerimi bunun üzerine inşa etmeliydim. "Yakup Abi," diye başladım ağzımdan bir sonra çıkacak sözcük hakkında en ufak fikir sahibi olmaksızın. "Bu mahallede yaşayanları senden iyi tanıyan yoktur diye düşünerek sana bir konuda fikir danışmak istiyorum." Bakkal bana bir cevap vermeye tenezzül etmediyse de şimdi otomobilin camlarını çok daha seksi bir tavırla ovuyordu.

________________________________________________________________________

Bundan çok daha gülünç iddialarla insanların darağacına gönderilebileceğini biliyordum. Adalet denen şey bir yalandan ibaretti. İnsanlar suç işledikleri için değil suç işlenmemesi gerektiği için cezalandırılıyordu. Sistem gaddarca bir caydırıcılık üzerine kurulmuştu.

________________________________________________________________________

"...Acının tesellisi acıdır."

________________________________________________________________________

"Boktan bir şehir burası." dedim. Bunu söylemek için ne kadar da yanlış bir yer seçmiştim. İstanbul Boğazı altımızda tüm görkemiyle uzanıyordu ve iki yanda şehir ışıl ışıldı.

________________________________________________________________________

Tam arkamı dönmüş gidiyordum ki, "Şeytan," diye hırladığını işittim Alev Abla'nın. "Sen Şeytan'ın piçisin." Demek ölmemişti. Sevinmiştim buna. Gözlerinin altı simsiyahtı ve yanaklarından aşağı sicim gibi gözyaşı akıyordu. Bu haliyle hayatımda tanıdığım en güzel kadındı. Nefret ona çiçeklerden daha çok yakışıyordu. Her kadına daha çok yakışır.

________________________________________________________________________

Ben kendime ihanet eder, cümlenin ögelerine sadık kalırdım.

________________________________________________________________________

"Dünyada düşündüğünden daha az acı var."
"Ya da daha az insan." dedim ve bu bana çok manalı geldi.

________________________________________________________________________

Derdim şu ki, soldan sağa geçme mizanseninde hiçbir siyasi mesaj aranmamalıdır. Unutulmamalıdır ki, Tanrı bile bir yerden başlamak zorundadır.

________________________________________________________________________

"Ben Tanrı'ya inanmam," dedim ana karnındaki gibi büzüşerek.
"Bu doğru değil," dediğini duydum. Herhangi bir şey görecek halim kalmamıştı. "Tanrı sana inanmıyor."

________________________________________________________________________

Baygınlık demeye süperkahraman dilim varmıyor, dalmışım.

________________________________________________________________________

Metin Bilgin telefonu tam kendisinden beklenecek şekilde açtı: "Kimsiniz?"
"Cinayeti çözdüm." diye karşılık verdim.
"Tekrar soruyorum, kimsiniz?"
Herifçioğlu izin vermeyecekti şöyle havalı bir konuşma yapmama. "Kâbuslar Ülkesi'nin Peter Pan'ı; mutlaka hatırlasınız?"
"Seni dinliyorum," dedi sertçe.



3.1.13

WHEN NIETZSCHE WEPT.

-Gördüğü bir şeye yapışıp kalmakta inat eder ama buna sadakat der.

-Yaşam iki boşluk arasındaki kıvılcım. Güzel bir imge Josef. Ama kafamızın hep ikinci boşluğa takılması ve birinci boşluk üzerinde hiç düşünmememiz ne tuhaf, değil mi?

-Var oluşun zar oyunu.

-Öldü diye ondan nefret ettiğim için mi bu kadar sert vuruyorum çekici? Bu kadar gürültülü çekiçlememin sebebi dinleyenlerimin olmasını istemem mi?

-Derin yalnızlığımda sık sık kendimle konuşurum. Ama fazla yüksek sesle değil, kendi sesimin boş boş yankılanacağından korkarım.

-İyi ve kötünün göreceliği, kişinin ahlakla yaşayabilmesi için kendisini toplum ahlakından kurtarması gereği, hür düşünenlerin ahlağı hakkında konuştuk.

-Üstelik, neden yıllar, metre kılığına giriyor? Beynimizin içinde yaşayan küçük rüya işçisi neden gerçeği saklama zahmetine katlanıyor?

-Ölüm varken ben yokum. Ben varken ölüm yok. O halde üzülecek ne var?

-İnançsızlık başlı başına strestir.

-Kemikleri, eti, bağırsakları ve kan damarlarını kaplayan deri nasıl insan görünümünü katlanılabilir hale getiriyorsa, ruhun ajitasyonu ve ihtirası da kibirle kapatılmıştır; kibir, ruhu kaplayan deridir.

-"Bir yaratıcı olmaya ve ortaya yeni yaratıcılar meydana getirmeye hazır değilsen çocuk yapma."  İhtiyaç için çocuk doğurmak yanlış bir şey, yalnızlığını hafifletmek için çocuğu kullanmak yanlış, insanın kendisine benzer bir kopya çıkarmayı kendine amaç edinmesi yanlış. Tohumlarını geleceğe doğru kusarak ölümsüzlüğü araması da yanlış, sanki spermler bilinci taşırmış gibi!

-Neden yalnızca küçük mutlulukların peşinden koşuyor? Ve buna da erdem diyor. Bunun asıl adı, korkaklıktır!

-Ancak, Nietzsche'nin intihar etmeye meyilli olduğunu gösteren mektuplarını kendi gözleriyle görmüştü. Bunu gizliyor olabilir miydi? Yoksa intihara zaten kararlı olduğu için mi şu anda ümitsizlik taşımıyordu? Breuer daha önce de böyle hastalar görmüştü. Tehlikeliydiler. İyileşmiş gibi görünürlerdi; hatta bir bakıma iyileşirlerdi de; melankolik durumları hafiflerdi; bir kez daha yer, içer ve gülerlerdi. Ama bu iyileşme aslında ümitsizlikten kaçmanın yolunu artık bulduklarını gösterirdi: Ölüme kaçış. 


9.12.12

Pus

Anna-Lynne Williams denen hatun beni bu yazıyı yazmaya itti. Aslında kısa bir şey yazıp çıkmayı umuyorum.

Anna-Lynne Williams'ın solisti olduğu Trespassers William'ı dinlerken birden puslu sesleri ne kadar sevdiğimi farkettim. Aslında puslu sesleri sevdiğim kadar puslu sounda sahip grupları da çok seviyorum. Trespassers William da bunlardan biri. Sonra twitter profilime bir tivit attıracaktım ki anlatım bozukluğunun dibine vurduğumun farkına vardım. Ama dünyanın en tatlı anlatım bozukluklarından biri olabilirdi bu: "Puslu kadın sesi"

Puslu bir kadın mı daha güzel yoksa pus sesli bir kadın mı bilemiyorum. Ama oldukça sevdim bu ifadeyi ve 'naif'ten sonra sevdiğim ifadelerden biri oldu 'pus'.


"Sus pus" ikilememiz geldi aklıma bir de beyler bayanlar. Nasıl şirince bir ikileme olduğunun farkına vardım. Sus türkçe bir kelime sanıyorum ve bu ikilemedeki ikinci kelime olan 'pus' anlamsız olarak geçiyor. Ama ben pus kelimesini orada anlamlı olarak almayı tercih ediyorum, Türkçe derslerinde hep böyle muhalifliklerim olurdu zaten :) Ortaya o noktada benim için feci anlamlı bir ikileme çıkıyor. Mutlu oluyorum böyle anlarda.

Puslu bir kadının sus pus adlı şarkısını armağan ediyorum size madem ve gidiyorum.