24.12.11

snowblind

Tori Amos – Snowblind'ın enstrümantal halini dinledim Google Chrome'un last.fm eklentisi sayesinde. Şarkının orjinalini öyle zannettim önce. Youtube'da bile olmadığını fakettim şarkının sonra. Acaba şarkı isminde mi hata yapıyoruz diye baktım ama isminde hata yoktu... Last.fm üzerinden dinlemelerde oluyor bazen böyle ne yazık ki... (gerçi yazık değil böyle güzellikler olacaksa) Google'dan bakınca şarkının sözlerinin olduğunu, enstrümantal olmadığını farkettim. 


Nihayetinde şarkının ilk dinlediğim haline aşık oldum resmen. Bulabilirseniz dinleyin derim. Night of Hunters albümünde. Saygılar. 

17.12.11

keiko matsui - in the mist. Link bulamadım. Şarkının adını yazıp geçiştireyim dedim.

15.12.11

do you always have to tell him everything on your mind
you know that too much honesty can be so unkind
eveytime you throw him to the floor
why are you suprised to see he's breakable

you always try to find whats holding him away from you
but do you ever see your angers standing right between you
eveytime you throw him to the wall
why are you suprised to see he's breakable

tell the world that he's breaking your heart
go tell the world nothings ever your fault
go tell them all

everytime you throw him to the floor
why are you suprised to see he's breakable

eveytime you push him to the wall
why are you suprised to see he's breakable 
breakable breakable

14.12.11

yine mi çiçek?

kur masayı madam despina
kirli beyaz muşamba örtüleri ser
çek sediri asmanın altına
yanında bir ince müzeyyen abla

yine mi güzeliz, yine mi çiçek?
hamdolsun
taze mi bitti topik
canın sağolsun
amanın yine mi güzeliz, yine mi çiçek?
hamdolsun
altınbaş kadehe yağ gibi dolsun

gece çok genç, arzular şelale
haber etsek o yare
gelse bomonti'den
şereflendirse bizi
olsak teyyare 
http://fizy.com/#s/1c2uky

1.12.11

Lena Chamamyan - Sareri Hovin Mernem

Bir Ermeni türküsü. En iç yakıcısından... Tabi bunda Lena Chamamyan denen sanatçının güzel sesi de ultra etkili...

22.11.11

Raif Efendi


…Kendisinin herhangi bir şekilde heyecanlandığını şimdiye kadar gören yoktu. Amirlerinin en yersiz, en haksız ithamlarına hep aynı sakin ve ifadesiz bakışla mukabele ediyor, yaptığı tercümeleri daktiloya verir ve alırken hep aynı manasız tebessümle rica ve teşekkürde bulunuyordu.

Bir gün gene sırf daktiloların Raif efendiye ehemmiyet vermemeleri yüzünden geç kalmış olan bir tercüme için Hamdi, bizim odaya kadar gelmiş, oldukça sert bir sesle:

“Daha ne kadar bekleyeceğiz? Size acele işim var, gideceğim, dedim.Hala Macar şirketinden gelen mektubun tercümesini getirmediniz!” diye bağırmıştı.

Öteki, iskemlesinden süratle doğrularak:

“Ben bitirdim efendim! Hanımlar bir türlü yazamadılar. Kendilerine başka işler verilmiş!” dedi.

“Ben size bu işin hepsinden acele olduğunu söylemedim mi?”

“Evet efendim, ben de onlara söyledim!”

Hamdi daha çok bağırdı:

“Bana cevap vereceğinize size havale edilen işi yapın!”

Ve kapıyı vurarak çıktı.

Raif efendi de onun arkasından çıkarak daktilolara tekrar yalvarmaya gitti.

Ben, bütün bu manasız sahne esnasından bana küçük bir nazar bile atmaya lüzum görmeyen Hamdi’yi düşündüm. Bu sırada tekrar içeri giren Almanca mütercimi, yerine geçerek başını öne eğdi. Yüzünde insanı hayret, hatta hiddete sevk eden o sarsılmaz sükûn vardı. Eline bir kurşunkalem alarak kağıdı karalamaya başladı. Yazı yazmıyor, bir takım çizgiler çiziyordu.Fakat bu hareketi, sinirli bir adamın, farkında olmadan, herhangi bir şeyle meşgul olması değildi. Hatta dudaklarının kenarında, sarı bıyıklarının hemen alt tarafında, kendinden emin bir tebessüm belirdiğini görür gibiydim. Eli kağıdın üzerinde ağır ağır hareket ediyor ve o, ikide birde durup gözlerini küçülterek, önüne bakıyordu.Gördüğü şeyden mutlu olduğunu, yüzünü saran o belli belirsiz gülümsemeden anlıyordum. Nihayet kalemi yanına bıraktı, karaladığı kağıda uzun uzun seyretti.Ben gözlerimi hiç ayırmadan ona bakıyordum. Bu sefer yüzünde yepyeni bir ifadenin peyda olduğunu görünce şaşırdım: Adeta birisine acır gibi bir hali vardı. Meraktan yerimde duramıyordum. Kalkacağım sırada o doğruldu,tekrar daktiloların odasına gitti. Hemen fırladım, bir adımda karşı masaya vardım ve Raif efendinin, üzerine bir şeyler çizdiği kağıdı aldım. Buna bir göz  atınca hayretimden donakaldım.

Avuç içi kadar kağıdın üzerinde Hamdi’yi görüyordum. Beş on basit fakat fevkalade ustaca çizginin içerisinde bütün hüviyetiyle o vardı.Başkalarının aynı benzeyişi bulacaklarını pek zannetmem, hatta teker teker araştırılınca belki hiçbir tarafı benzemiyordu., fakat onun biraz evvel odanın ortasında nasıl avaz avaz bağırdığını gören bir insan için yanılmaya imkan yoktu. Hayvanca bir hiddet ve tarifi imkansız bir bayağılıkla, mustatil şeklinde açılmış duran bu ağız; baktığı yeri delmek istediği halde aciz içinde boğulmuşa benzeyen bu çizgi halindeki gözler; kanatları mübalağalı bir şekilde yanaklara kadar genişleyen ve böylece çehreye daha vahşi bir ifade veren bu burun… Evet, bu, birkaç dakika evvel şurada duran Hamdi’nin, daha doğrusu onun ruhunun resmiydi.Fakat hayretimin asıl nedeni bu değildi: Ben şirkete girdiğimden, yani aylardan beri, Hamdi hakkında birbirine zıt bir sürü hükümler verip duruyordum. Onu bazen mazur görmeye çalışıyor, çok kere de istiğfaf ediyordum. Asıl şahsiyetiyle, bugünkü mevkiinin ona verdiği şahsiyeti birbirine karıştırıyor, sonra bunları ayırmak istiyor ve büsbütün çıkmaza giriyordum. İşte Raif efendinin birkaç çizgi ile ortaya koyduğu Hamdi, benim uzun zamandan beri görmek istediğim halde bir türlü göremediğim insandı. Yüzünün bütün iptidai ve vahşi ifadesine rağmen acınacak bir tarafı vardı. Zalimlik ve zavallılığın iştiraki hiçbir yerde bu kadar vazıh olarak gösterilmemiştir. Sanki on senelik arkadaşımı ilk defa bugün sahiden tanıyordum.

Aynı zamanda bu resim bana birdenbire Raif efendiyi de izah etmişti. Şimdi onun sarsılmaz sükûnetini, insanlar ile münasebetlerindeki garip çekingenliğini gayet iyi anlıyordum. Etrafını bu kadar iyi tanıyan, karşısındakinin ta içini bu kadar keskin ve açık gören bir insanın heyecanlanmasına ve herhangi bir kimseye kızmasına imkân var mıydı? Böyle bir adam, önünde bütün küçüklüğü ile çırpınan birine karşı taş gibi durmaktan başka ne yapabilirdi? Bütün teessürlerimiz, inkisarlarımız, hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık, beklenmedik taraflarınadır. Her şeye hazır bulunan ve kimden ne gelebileceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?...


(Kürk Mantolu Madonna syf 21-22-23 - Sabahattin Ali)

27.10.11

"...and tonight, you can cry if you want to
but it won't help you..."

23.10.11

İçimi acıtıyor bu şarkı. Bu şarkı ruhuma dokunuyor çünkü. O back vokallerle sanki melekler ağıt yakıyormuşcasına üzülüyorum, ürperiyorum. 'Yakıyormuşcasına' diyorum ya aslında ben zaten buna inanıyorum ama siz bu yazıyı okuyanlar tarafından 'deli' damgası dememek için öyle diyorum. Ama melekler ağıt yakıyor orda, bilesiniz. -Başka sözüm yok hakim bey! +Tiz vurun kellesini! (hakimler böyle demiyor ama ambiyansa uygun oldu bu.)

Bahsettiğim şarkı şudur efendim: Markéta Irglová – Alone Apart. Üzüleceksiniz, eğer üzülmeyi sevmiyorsanız uzak durunuz lütfen. 

Gökyüzü benim odamdan her zaman bir başkadır...





20.10.11

Evet, en sevdiğim filmim.



-Peki, onu seviyor musun nasıl söyleniyor?
-Milujes ho.
-Milujes ho?
-Miluju tebe. (seni seviyorum)
-Ne demek bu.
-..
( Once )
Kimilerimiz soluk, kimilerimiz parlak, kimilerimiz ise ışıl ışıldır ama çok nadiren rengarenk birisiyle karşılaşırsın ve işte o zaman hiçbir şeyle kıyaslanamaz...

11.10.11

Sana Ne Yaptılar?



O sabah mı çıkmıştın, bir gün önce mi 
Bir bıçağın ağzında yürür gibiydin 
Demirlerin soğukluğu soluk dudaklarında 
Gözlerinde karanlığı dar hücrelerin 
Seni görür görmez özgürlüğümden utandım 
Söyle ne içersin, çay mı kahve mi 
Çok değişmişsin birden tanıyamadım. 

Saçların uzundu, omuzlarına akardı 
Gönlümüz şenlenirdi sarışınlığından 
Onlar mı kestiler, sen mi kısalttın 
Gülerdin, içimize aylar doğardı 
Görünmez dağların arkasından 
Eski gülümsemeni beyhude aradım 
O sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi 
Çok değişmişsin birden tanıyamadım. 

Bir çay içer misin, yoksa kahve mi 
Kibritim yok, demek cigaraya başladın 
Ellerin de titriyor, bir şeyin mi var 
Böyle bir kız değildin sen eskiden 
Sana ne yaptılar, sana ne yaptılar? 
Kirpiklerin ıslanıyor durup dururken 
O sabah mı çıkmıştın, bir gün önce mi 
Çok değişmişsin birden tanıyamadım.

Attila İLHAN
  

8.10.11

Tyrion Lannister (Buz ve Ateşin Şarkısı)

"Sen Ned Stark'ın piçisin değil mi?"
Jon aralarında soğuk bir rüzgar estiğini hissetti. Dudaklarını birbirine kenetledi ve hiçbir şey söylemedi.
"Seni gücendirdim mi?" dedi Lannister."Özür dilerim. Bir cüce her zaman kibar olamıyor.Kuşaklar boyu soytarılık yapan ahmaklar, kötü giyinip aklındakini düşünmeden söyleme hakkını kazandılar." Sırıttı. "Sen o piçsin ama, değil mi?
"Lord Eddard Stark benim babam." diye itiraf ettin Jon kaskatı bir tavırla.
Lannister yüzünü inceledi."Evet görebiliyorum. Sende, kardeşlerininkinden daha fazla kuzeyli kanı var."
"Yarı kardeşlerimden." dedi Jon.Cücenin gözlemi onu memnun etmişti, ama göstermemeye çalışıyordu.
"Sana bir tavsiye vereyim, piç." dedi cüce Lannister."Sakın kim olduğunu unutma, çünkü dünya kesinlikle unutmayacaktır.Bunu gücün yap, o zaman asla zayıflığın olamaz. Zayıflığını kendine zırh yap, o zaman kimse seni onunla yargılayamaz."
Jon başkasından tavsiye dinleyecek halde değildi."Sen bir piç olmayı nereden bilebilirsin ki?"
"Tüm cüceler, babalarının gözünde piçtir."
"Sen Lannister'ın meşru çocuğusun ama."
"Öyle mi?"diye cevapladı cüce alayla."Lütfen bu fikrini babama da iletebilir misin? Annem beni doğururken can verdi ve bu yüzden beni henüz affedebilmiş değil."
"Ben annemin kim olduğunu bile bilmiyorum." dedi Jon.
"Şüphesiz kadının biridir.Çoğu öyledir." Jon'a hüzünle gülümsedi. "Şunu unutma çocuk.Tüm cüceler piç olabilir, ama tüm piçler cüce olmak zorunda değildir." Bu son sözle arkasını dönüp ziyafetin yapıldığı salona doğru ıslık çalarak yürümeye başladı. Kapıyı açtığı zaman, içerdeki ışık gölgesini yere vurdu ve sadece bir anlığına Tyrion Lannister, bir kral kadar heybetli göründü.

4.10.11





Aysel git başımdan ben sana göre değilim
Ölümüm birden olacak seziyorum.
Hem kötüyüm, karanlığım, biraz çirkinim
Aysel git başımdan istemiyorum.

Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
Dağıtır gecelerim sarışınlığını
Uykularımı uyusan nasıl korkarsın,
Hiçbir dakikamı yaşayamazsın.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Benim için kirletme aydınlığını,
Hem kötüyüm, karanlığım, biraz çirkinim

Islığımı denesen hemen düşürürsün,
Gözlerim hızlandırır tenhalığını
Yanlış şehirlere götürür trenlerim.
Ya ölmek ustalığını kazanırsın,
Ya korku biriktirmek yetisini.
Acılarım iyice bol gelir sana,
Sevincim bir türlü tutmaz sevincini.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Ümitsizliğimi olsun anlasana
Hem kötüyüm, karanlığım, biraz çirkinim.

Sevindiğim anda sen üzülürsün.
Sonbahar uğultusu duymamışsın ki
İçinden bir gemi kalkıp gitmemiş,
Uzak yalnızlık limanlarına.
Aykırı bir yolcuyum dünya geniş,
Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.
Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.
Sakın başka bir şey getirme aklına.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim,
Ölümüm birden olacak seziyorum,
Hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.
Aysel git başımdan seni seviyorum...



Attila İlhan

12.9.11

sen kendine ne yaptın böyle?

Raskolnikov kendine fısıldıyor, “Tanrı yoksa her şey mubahtır. Hiçbir şeyden sorumlu değilim. Ama her şeyden sorumluyum da bu durumda. Şu tefeci koca karıyı ortadan kaldırsam, paraları cebe atsam. Tanrı yoksa kim ne diyebilir? Kendi dünyamı kurmak zorundayım.” Balta iniyor. Tefeci kadınla özdeşim kurduğumuz tek satır yok. Bir de arada gümbürtüye giden masum Lizaveta var. Hadi tefeci kadını kötü kalpli diye unuttuk. En ücra karakterlerine bile ruhsal derinlik katan Dostoyevski, Lizaveta’yı niye derinleştirmiyor? Bu iyi kalpli kıza niye replikli figüran gibi davranıyor? Raskolnikov, Sonya’ya suçunu itiraf ettiğinde anlıyoruz niye öyle yaptığını. Çünkü Sonya cinayet itirafını duyunca, “Sen o insanlara ne yaptın böyle?” demiyor. “Sen kendine ne yaptın böyle?” diyor. Raskolnikov ne yaptıysa kendine yapmıştır. Kurduğu dünyanın azabını çekmektedir. Bu vurguyu arttırmak için Lizaveta’nın acısı görünmez romanda. Lizaveta’nın ölümü hukukun konusudur, Dostoyevski ise bize daha yüksek bir hukuktan bahseder. Suçun cezasından kaçabilirsin ama vicdanın azabından kaçamazsın diyen bir hukuktan.


Ermrah Serbes

Böyle yazılardan hiç hoşlanmam ama Emrah Serbes olunca durum farklı...


 sen gittin ve herkes ölmeye başladı
önce saniye teyze öldü sonra dedem sonra babaannem sonra yengem sonra eniştem. sonra eniştemin ölüm haberini bana veren bakkalı bıçakladılar eniştemin yedisinin okunduğu akşam. sonra sedat amca öldü sonra babam sonra öbür dedem bir de büyük deprem. otuzuma basmadan otuz tabut kaldırdım musalladan. babamdan öncekileri babamla beraber kaldırdık. ama ilk ölen hep babammış gibi geldi bana yıllarca. sanki oydu bu ahret furyasını başlatan. öyle değilmiş yeni anladım.
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
zaten kim tam anlamıyla sağ kaldığını iddia edebilir ki bu kadar mevtanın ardından kim biraz zombileşmek istemez. daha kırılgan daha dikenli ve daha fukuyamacı olmaz. dedem ziraat mühendisiydi ama pek çok doktordan daha ilginç tıbbi hatıraları oldu.
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
yalnızlıktan kudurmuş bir çocuğun arabaların kaportasını anahtarla çizmesi gibi ruhumun kemirilişi de hep sinsiceydi. buna rağmen ansızın berraklaştığı oluyor bulanık günlerin hâlâ soğuk biralar oluyor güzel kızlar oluyor. yağmurdan sonra saçlarını havluyla kurulaman gibi olmuyor tabii o kalibrede sevda görmedim. öptüm ama içime çekmedim.
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
şimdi dilediğim sayfadan başlayabileceğim bir kitap öner bana. başsız sonsuz ve ortasız bir hikâye öner. bir üstat öner dergi kurmuş olmasın. ne çok utandık mazideki yaralardan her adımda ele geçirilme korkusundan. ismet özel mi metin altıok mu yoksa hiç mi ortak arkadaşımız kalmadı.
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
elinden bir şey gelmemenin acısını iniş takımları olmayan melekler bilir. bir arabanın farlarına kilitlenip kalmış sincaplar bilir. suyun dibine ağır ağır çöken taşlar bilir. matkapla göğsünün ortasına açılmış bir pencere düşün. perdeyi aralayıp kendi yarandan bakıyorsun dünyaya. eskisi gibi acımıyor ve de asıl bu acıtıyor.
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
love story tadında başlayan bir filmi potemkin zırhlısına çevirmeye ne hakkın var. çok şükür yaşıyoruz çok şükür yazıyoruz diyorum ama niye anlatıyorum bunları. belleğin unutuşa karşı mücadelesi mi sadece. ne münasebet bu benim senkronize yalnızlığım.
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
birleşince kısa devre yapan parmak uçlarımız öldü önce. sonra yeşil öldü benim için sonra kahverengi. sonra ilk öpüştüğümüz yeri kalbinden bıçakladılar. on iki yıl geçti susmak ne kısaymış. sen böyle ne güzel sonsuza kadar susalım diyorsun. sonsuzluk bir gün herkesle konuşur sevgilim bunu da biliyorsun.
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
31 mart 1998– 17 ocak 2010

Maddi bir kayıp olmadan manevi bir yükselişin imkânı yok. Yoga kurslarının aylık ücretlerine bakın en basitinden.


Emrah Serbes

28.8.11

yer: yemek masası.

kardeş: dur, o bardağı demli koydum ben benim çayım o.
abla: al, koydum senin tarafına.
kardeş: o çatal da benimdi yedim az önce onla ben.
abla: al çatalını da.
kardeşin iç sesi: yerime oturmayaydın iyiydi..

(Ekşisözlük'ten alınmıştır.)

24.8.11

Ödüller hakkında bilinmesi gereken tek şey, Mozart'ın onlardan hiç kazanmamış olduğudur. 

Henry Mitchell
Mesele rujsa önemli olan renk değil, Tanrı'nın, dudaklarınızın bittiği yer konusundaki nihai kararını kabul edebilmektir.

Jerry Seinfield

23.8.11

"erken kaybedenler "


"apartmanın girişindeki lambayı sen mi kırdın bülent?"
"hangisini?"
"otomatik yanan, sensorlu lamba."
"hayır."
"komşu görmüş, yalan söyleme. süpürge sapıyla kırmışsın dün gece."
önüme baktım.
"neden kırdın?"
cevap yok.
"hasta mısın evladım? söyle bana, neyin var, neden kırdın lambayı, yapma böyle..."
"kırdımsa kırdım, ne olacak! çok mu değerliymiş?"
"lamba senden değerli mi evladım, lambanın amına koyayım, lamba kim? yöneticiye de dedim. lambanızı sikeyim, kaç paraysa veririz. sen değerlisin benim için."
"beni görünce yanmıyordu baba."
"nasıl ya?"
"görmezden geliyordu, yanmıyordu. kaç sefer yok saydı beni."
"e beni görünce de yanmıyordu bazen, böyle el sallayacaksın havaya doğru, o zaman yanıyor."
"hadi ya! sahiden mi?"
"evet. ucuzundan takmışlar. bizimle bir alakası yok."

Emrah Serbes

15.8.11

Ben Böyleyim !


Sevdiğim bir Athena şarkısı... Hayatımda bu sözlerin pusulam olmasını istiyorum.

Ben böyleyim demek kolaydır aslında. Ama 'ben böyleyim' dediğinde aslında insan hep büyük pişmanlıklar duyar...İçinde saklar -incindiğinden belki- ama aklından 'böyle olmasaydım keşke' diye geçirir. Gururundan söyler 'ben böyleyim' diye. Biraz isyan eder bi tavırla. (Genelde bu şunu kavratmak için söylenir çünkü:Beni seveceksen böyle sev!)

Ben de rahatlıkla 'ben böyleyim' demek istiyorum. Ama ne gururdan ne de yüzsüzlüğümden. 

Ne demiş Şems? Hepimiz Yaratanın henüz tamamlamadığı birer sanat eseriyiz. Yavaş yavaş, hata yapa yapa olgunlaşıp eser olma yolunda adımlar atacağız belki de. Kim bilir bizim hata gördüğümüz şey belki de yeni bir kapının anahtarıdır?

Tek istediğim bir olay karşısında sergilediğim davranıştan ötürü bütün bi hayat boyunca düşünüp 'Keşke öyle değil de şöyle yapsaydım.' dememek! 

"...Benim güzel hatalarım var
Bir an bile vazgeçmedim kendi yolumdan..."

(Tek istediğimin bu olmadığını farkettim şu an; kararsızlık konusu var bir de. Aslında bu konuya bağlı kararsızlık konum ama şimdi bahsetmeyeceğim bundan :) )

10.8.11

Beirut - The Rip Tide


Söz konusu Beirut olunca insanların bu yeni albüm için beklentileri çok fazlaydı. Benim de öyleydi ama bi yandan da "Denizden babam çıksa yerim." durumu vardır ya hani, bende de o durum hakim aslında; Beirut ne yapsa dinlerim diyorum hep.

Neyse dinlemeye başladım albümü, ilk şarkı çok hoşuma gitti.(A Candle's Fire) 2:08deki "if i had known, not to carry on that way!" kısmı falan çok şirindi özellikle. Kullanılan aletlerde bir değişim yoktu, her zamanki Beirut enstrümanları.

Sonra dedim ilk şarkı mis gibiydi, haydi rastgele dedim 2.ye geçtik ki benim hayallerim yıkıldı, Santa Fe idi şarkının ismi (zach condon santa fe doğumlu), çok hoşuma gitmişti ismi aslında ama gerçekten hayal kırıklığına uğradım, neden bu kadar nefret ettiğimi gerçekten bilmiyorum ama müziğiydi sanırım beni iten, o sürekli hakim melodiden nefret ettim. Neyse burda nefretimi kustum resmen abarttım ama sevmedim işte.

3. şarkımızın adı East Harlem. Veri veri şirin bi şarkı. Zach Condon bu şarkıyı 17 yaşında yazmış... Çok sevimli adam yahu şu zach! ismi de çok şeker. zaaaaaaaaaaaaaaaaak! :D

Neyse sonra sırada Goshen adlı şarkımız var. "they've gone before, stood by your door all day." derken o sonda 'all day' diyosun ya Zach! O nasıl güzel 'day' demektir sonra -nerdeyse- bütün son kelimeleri o şekilde tonluyosun ya! gerçi ilk cümledeki "rise or fail" kısmı da aynı tonlama :) ama all day daha bi güzel.

5. şarkımız Payne's Bay hüzünlü kemanlarla giriş yapıyor, pek tatlı, Beirut frekansında, şaşmayacağımız bir şarkı. Sanırım kullandığı alet flüleghorn :) Çok tatlı adı yahu!

Ve sonrasında albümde en sevdiğim 3 şarkıdan biri olan, albümle aynı taşıyan şarkı....6. şarkımız: The Rip Tide. (sevdiğim 3 şarkıdan ilki a candle's fire idi) Hüzünlü ve bir o kadar da güzel! Piyano girişi ile başladı. Büyülü bir şarkı olmuş bence.Zach Condon'un bu 'hüzünlü' vokaline de ayrıca bayılıyorum...
"soon the waves and i found the rip tide" ve sonrasında yine o güzeller güzeli melodi! Gerçekten büyülü! Ve trompetli bitiş!

Ardından gelen  tatlı bir Beirut şarkısı daha... Vagabond. "and who knows" deyişini yerler.

8. şarkımız The Peacock. "shake the trees see what falls out of them" Cümlenin şirinliğine bakın lütfen! Ve şarkı sonunda iddialı bir cümle geliyor: "he's the only one who knows the words" ve bunu o kadar çok tekrar ediyor ki kabul ettirmeye çalışır gibi!

Ve ve veeeeeeeee 3. en beğendim, albümün bitiş şarkısı! "Port Of  Call" Ve şu anda ani bi kararla albümün en sevdiğim şarkısı seçtim bunu, evet kesinlikle :) Ukulele ve metalofon güzelliği ile başlayan mis bir şarkı bu şarkı :) Mutlu ediyor resmen...

"and you
you had hope for me now
i danced all around it somehow" nasıl tatlı söylemdir, nasıl tatlı sözlerdir bunlar.

Kendisine hem hüznü, hem de mutluluğu, huzuru yakıştıran yüce insan: Zach Condon! Nasıl puslu, buğulu bir sesin var öyle yahu! Sana olan sevgim bitmeyecek hiç sanırım, şimdiden efsanesin benim için :) Zaten tam adın da Zachary Francis Condon, Fran Healy yani aslen  Francis Healy ile ortak yanınızı gösteriyor buda! Adında Francis olan adamlar sesine hem hüznü hem de mutluluğu hep bu kadar yakıştırıyor mu acaba?

Eğer günün birinde birini çok seversem ona Fran diyeceğim :) Çok değerli bir isim benim için artık. Öyle hemen de vermem kimseye bu ismi. Çok çok değerli! Umarım bu değerli ismi hakedecek biri olur sevgili Franler :) ahahahahhaha iyice çıldırdım şu an ama tatlı bir çıldırma benimkisi, şu an saat 07:07 ve güneş çoktan doğdu! :) Bu da bugünün fotoğrafı :) İddia ediyorum bu gökyüzü benim odamdan bir başka güzel görünüyor! :)
Şu rengi görüpte mutsuz olmak gerçekten imkansız gibi!


Bu arada sonuç şudur ki ben çoğu insanın aksine albümü çok beğendim, sadece 1 şarkı itici geldi, ona da ilk andan itibaren bi gıcıklığım tuttuğu için sanırım.Bir de albüm kapağından pek hoşlanmadım. Ne o öyle oldu mu tatlılarım önceki albüm kapaklarınız sayesinde affettim ama. Neyse.

Özetle Beirut candır...