…Kendisinin herhangi bir şekilde
heyecanlandığını şimdiye kadar gören yoktu. Amirlerinin en yersiz, en haksız
ithamlarına hep aynı sakin ve ifadesiz bakışla mukabele ediyor, yaptığı
tercümeleri daktiloya verir ve alırken hep aynı manasız tebessümle rica ve
teşekkürde bulunuyordu.
Bir gün gene sırf daktiloların
Raif efendiye ehemmiyet vermemeleri yüzünden geç kalmış olan bir tercüme için
Hamdi, bizim odaya kadar gelmiş, oldukça sert bir sesle:
“Daha ne kadar bekleyeceğiz? Size
acele işim var, gideceğim, dedim.Hala Macar şirketinden gelen mektubun
tercümesini getirmediniz!” diye bağırmıştı.
Öteki, iskemlesinden süratle
doğrularak:
“Ben bitirdim efendim! Hanımlar
bir türlü yazamadılar. Kendilerine başka işler verilmiş!” dedi.
“Ben size bu işin hepsinden acele
olduğunu söylemedim mi?”
“Evet efendim, ben de onlara
söyledim!”
Hamdi daha çok bağırdı:
“Bana cevap vereceğinize size
havale edilen işi yapın!”
Ve kapıyı vurarak çıktı.
Raif efendi de onun arkasından
çıkarak daktilolara tekrar yalvarmaya gitti.
Ben, bütün bu manasız sahne
esnasından bana küçük bir nazar bile atmaya lüzum görmeyen Hamdi’yi düşündüm.
Bu sırada tekrar içeri giren Almanca mütercimi, yerine geçerek başını öne eğdi.
Yüzünde insanı hayret, hatta hiddete sevk eden o sarsılmaz sükûn vardı. Eline bir
kurşunkalem alarak kağıdı karalamaya başladı. Yazı yazmıyor, bir takım çizgiler
çiziyordu.Fakat bu hareketi, sinirli bir adamın, farkında olmadan, herhangi bir
şeyle meşgul olması değildi. Hatta dudaklarının kenarında, sarı bıyıklarının
hemen alt tarafında, kendinden emin bir tebessüm belirdiğini görür gibiydim.
Eli kağıdın üzerinde ağır ağır hareket ediyor ve o, ikide birde durup gözlerini
küçülterek, önüne bakıyordu.Gördüğü şeyden mutlu olduğunu, yüzünü saran o belli
belirsiz gülümsemeden anlıyordum. Nihayet kalemi yanına bıraktı, karaladığı
kağıda uzun uzun seyretti.Ben gözlerimi hiç ayırmadan ona bakıyordum. Bu sefer
yüzünde yepyeni bir ifadenin peyda olduğunu görünce şaşırdım: Adeta birisine
acır gibi bir hali vardı. Meraktan yerimde duramıyordum. Kalkacağım sırada o
doğruldu,tekrar daktiloların odasına gitti. Hemen fırladım, bir adımda karşı
masaya vardım ve Raif efendinin, üzerine bir şeyler çizdiği kağıdı aldım. Buna
bir göz atınca hayretimden donakaldım.
Avuç içi kadar kağıdın üzerinde Hamdi’yi
görüyordum. Beş on basit fakat fevkalade ustaca çizginin içerisinde bütün
hüviyetiyle o vardı.Başkalarının aynı benzeyişi bulacaklarını pek zannetmem,
hatta teker teker araştırılınca belki hiçbir tarafı benzemiyordu., fakat onun
biraz evvel odanın ortasında nasıl avaz avaz bağırdığını gören bir insan için
yanılmaya imkan yoktu. Hayvanca bir hiddet ve tarifi imkansız bir bayağılıkla,
mustatil şeklinde açılmış duran bu ağız; baktığı yeri delmek istediği halde aciz
içinde boğulmuşa benzeyen bu çizgi halindeki gözler; kanatları mübalağalı bir
şekilde yanaklara kadar genişleyen ve böylece çehreye daha vahşi bir ifade
veren bu burun… Evet, bu, birkaç dakika evvel şurada duran Hamdi’nin, daha
doğrusu onun ruhunun resmiydi.Fakat hayretimin asıl nedeni bu değildi: Ben
şirkete girdiğimden, yani aylardan beri, Hamdi hakkında birbirine zıt bir sürü
hükümler verip duruyordum. Onu bazen mazur görmeye çalışıyor, çok kere de
istiğfaf ediyordum. Asıl şahsiyetiyle, bugünkü mevkiinin ona verdiği şahsiyeti
birbirine karıştırıyor, sonra bunları ayırmak istiyor ve büsbütün çıkmaza
giriyordum. İşte Raif efendinin birkaç çizgi ile ortaya koyduğu Hamdi, benim
uzun zamandan beri görmek istediğim halde bir türlü göremediğim insandı. Yüzünün
bütün iptidai ve vahşi ifadesine rağmen acınacak bir tarafı vardı. Zalimlik ve
zavallılığın iştiraki hiçbir yerde bu kadar vazıh olarak gösterilmemiştir.
Sanki on senelik arkadaşımı ilk defa bugün sahiden tanıyordum.
Aynı zamanda bu resim bana
birdenbire Raif efendiyi de izah etmişti. Şimdi onun sarsılmaz sükûnetini,
insanlar ile münasebetlerindeki garip çekingenliğini gayet iyi anlıyordum.
Etrafını bu kadar iyi tanıyan, karşısındakinin ta içini bu kadar keskin ve açık
gören bir insanın heyecanlanmasına ve herhangi bir kimseye kızmasına imkân var
mıydı? Böyle bir adam, önünde bütün küçüklüğü ile çırpınan birine karşı taş
gibi durmaktan başka ne yapabilirdi? Bütün teessürlerimiz, inkisarlarımız,
hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık, beklenmedik
taraflarınadır. Her şeye hazır bulunan ve kimden ne gelebileceğini bilen bir
insanı sarsmak mümkün müdür?...
(Kürk Mantolu Madonna syf
21-22-23 - Sabahattin Ali)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder