İnsan bu hallere düştükten sonra aynaya nasıl bakardı ki?
Yüzmilyonlarca insan nasıl bakıyorsa öyle herhalde.
________________________________________________________________________
Gidip etajerimden Gönül Teyze'nin hediyesi, oyuncak tabancayı çıkardım. Şarjörüne kırmızı renkli plastik mermi yerleştirip tekrar yatağa döndüm.Oturur vaziyette sağ tarafımdaki pencerenin perdesini aralayarak dışarı baktım. Bunu hemen hemen her gece yaparım aslında.Sanki pencerenin öbür yanında Tanrı'yı görüverecekmişim ve o bana her şeyin bir şakadan ibaret olduğunu açıklayacakmış gibi tuhaf bir hissim vardır. Üstelik keman biçimli kafası ve şakaklarında iyice seyrelmiş saçlarıyla havada süzülürken hayal ettiğim bu Tanrı, üst kat komşumuz Hasan Amca'ya fena halde benzemektedir. Bunun nedenini kısa bir sürece önce anladım. Babam bana yüce yaradandan söz ederken, onun yukarıda yaşadığını anlatmıştı. Benim için yukarıda yaşayan kişi Hasan Amca'ydı. Neden karısı Sevim Teyze değil de Hasan Amca? Erkek egemen kültür yüzünden mi? Bunlar nasıl işleniyordu beyinlere? Aniden yorganı kafama çekip tabancayı şakağıma dayadım ve tetiğe bastım. Kafatasımda tatlı bir zonklama hissettim. Fiziksel acı düşüncelerimi dağıttı. Gerisini hatırlamıyorum.
________________________________________________________________________
________________________________________________________________________
Gidip etajerimden Gönül Teyze'nin hediyesi, oyuncak tabancayı çıkardım. Şarjörüne kırmızı renkli plastik mermi yerleştirip tekrar yatağa döndüm.Oturur vaziyette sağ tarafımdaki pencerenin perdesini aralayarak dışarı baktım. Bunu hemen hemen her gece yaparım aslında.Sanki pencerenin öbür yanında Tanrı'yı görüverecekmişim ve o bana her şeyin bir şakadan ibaret olduğunu açıklayacakmış gibi tuhaf bir hissim vardır. Üstelik keman biçimli kafası ve şakaklarında iyice seyrelmiş saçlarıyla havada süzülürken hayal ettiğim bu Tanrı, üst kat komşumuz Hasan Amca'ya fena halde benzemektedir. Bunun nedenini kısa bir sürece önce anladım. Babam bana yüce yaradandan söz ederken, onun yukarıda yaşadığını anlatmıştı. Benim için yukarıda yaşayan kişi Hasan Amca'ydı. Neden karısı Sevim Teyze değil de Hasan Amca? Erkek egemen kültür yüzünden mi? Bunlar nasıl işleniyordu beyinlere? Aniden yorganı kafama çekip tabancayı şakağıma dayadım ve tetiğe bastım. Kafatasımda tatlı bir zonklama hissettim. Fiziksel acı düşüncelerimi dağıttı. Gerisini hatırlamıyorum.
________________________________________________________________________
"Benim ifadem dışında bir bilgi alabildiniz mi
polisten?" diye sordum.
Rebi Abi omuz silkti."Deliye cinayeti niye işlediğini anlattırmaya çalışmışlar ama bir yararı olmamış. Muhtemelen mahkemenin ardından akıl hastanesine yatırılır diyor savcı.Zaten akli melekeleri yerinde değil diye kendisi de cezaevine gönderilmesine izin vermemiş.Duruşma gününe kadar karakolun nezarethanesinde tutacaklarmış. Bir yıl falan tedavi gördükten sonra salıverirlermiş. Düşünebiliyor musunuz?"
Rebi Abi omuz silkti."Deliye cinayeti niye işlediğini anlattırmaya çalışmışlar ama bir yararı olmamış. Muhtemelen mahkemenin ardından akıl hastanesine yatırılır diyor savcı.Zaten akli melekeleri yerinde değil diye kendisi de cezaevine gönderilmesine izin vermemiş.Duruşma gününe kadar karakolun nezarethanesinde tutacaklarmış. Bir yıl falan tedavi gördükten sonra salıverirlermiş. Düşünebiliyor musunuz?"
Adamı linç etmek varken, değil mi ama? Rebi Abi'nin acısını
anlayışla karşılıyordum gerçekten ama gerçekten katil bile olsa, zavallının
birine eziyet etmenin adalet duygusunu nasıl tatmin edebileceğini aklım
almıyordu bir türlü. Sapı samandan ayırabilecek bir insan evladıyla
karşılaşmayacak mıydım şu dünyada?
"Belki de kullanıldı," dedi Rebi Abi gözlerini şüpheyle
kısarak.
Tabii. Yunanlılar tarafından. "Onu kullanmak da zor
biraz," dedim kendimi tutamayarak. "Ben birinin gırtlağını kestirmek
istesem, bu iş için bir akıl hastasını seçmezdim doğrusu. Yani nasıl hedef
göstereceksin? Bırak Hicabi Bey'in kim olduğunu bilmeyi, gırtlak neresi diye
sorsan kıçını gösterir."
Rebi Abi şöyle bir yutkunduktan sonra, "Gırtlak," dedi
ve katıla katıla ağlamaya başladı. Doğrusu bekliyordum bunu.Aklını biraz başına
toplasın diye özellikle kullanmıştım o sözcüğü iki kez.
Annem bir anda yoktan var olarak bir kağıt mendil yetiştirdi ona,
yerleri sümüklemesin diye.
________________________________________________________________________
Ben tuvaletteki işimi bitirip odama girdiğimde Rebi Abi yatmıştı. Bacakları divanın dışına taşıyordu. Kırdığım kalbini bir şekilde onarmak istiyordum ama ne diyeceğimi de pek bilemiyordum. Usulca pencereye gidip dışarı baktım. Pervazdaki kuş boklarından başka dikkatimi çeken bir şey olmadı. Tanrı yine ortalıkta yoktu.Çaresiz bir sonraki geceyi bekleyecektim. Yorganımı açıp yatağa girdim. Uykuya dalmak üzereydim ki, bir ses duydum. "Biliyorum, çoğu kimse benden ve ailemden nefret eder."
________________________________________________________________________
Ben tuvaletteki işimi bitirip odama girdiğimde Rebi Abi yatmıştı. Bacakları divanın dışına taşıyordu. Kırdığım kalbini bir şekilde onarmak istiyordum ama ne diyeceğimi de pek bilemiyordum. Usulca pencereye gidip dışarı baktım. Pervazdaki kuş boklarından başka dikkatimi çeken bir şey olmadı. Tanrı yine ortalıkta yoktu.Çaresiz bir sonraki geceyi bekleyecektim. Yorganımı açıp yatağa girdim. Uykuya dalmak üzereydim ki, bir ses duydum. "Biliyorum, çoğu kimse benden ve ailemden nefret eder."
Bu sözler beni hem şaşırtmış hem de biraz korkutmuştu. Yanıt
vermeden önce her ihtimale karşı perdeyi aralayıp bir kez daha dışarıyı kontrol
ettim. Tanrı değildi. Rebi Abi olmalıydı. “Dünyada bir dolu sevimsiz insan var,”
dedim onu avutmak için. Bu lafı da ettikten sonra hayatta iflah olmayacağıma
kesinkes karar verdim. Hesapta gönlünü alacaktım. “Hem Hicabi Amca sempatik bir
adamdı bence,” diye ekledim durumu kurtarmak için.
Bu son sözlerimi hiç inanmadan söylediğim çok belliydi ama birçok
insan gibi duymak istediklerine inanıvermişti keriz. “Bence de öyle. Çok kişi
bilmez ama onun çok yumuşak bir tarafı vardır.”
“Vardı,” diye düzelttim. Dilimi eşekarısı soksun.
________________________________________________________________________
“O şimdi çok daha iyi bi’ yerde.”
Onu bir kez olsun onaylama arzusuyla bu iddiayı şöyle bir
değerlendirdim. Hiçbir yer de bir yer sayılabilirdi pekala.”Evet,” dedim. Çok
uykum gelmişti. Uykusuzluk üzerimde sarhoşluğa benzer bir etki yaratır. “Russel
Paradoksu bize her şeyin hiçbir şeyin içinde yer aldığını açıkça gösteriyor. “
Bilemiyorum, çok mu duygusuzum?
“Efendim? Anlayamadım.”
Bu konuşmanın bir yere varmayacağı açıktı. “Yok bir şey Rebi Abi.
Haklısın diyorum. Eminim baban senin de daha fazla üzülmeni istemezdi. Ne senin
ne Şemi Abi’nin ne de… Bakkal Yakup’un.” Aslında bakkal Yakup’un o kadar
üzüldüğünden emin değildim ama aklıma başka bir yakını gelmemişti Hicabi
Bey’in.
“Sahi. Yakup Abi de perişan olmuştur.”
Daha fazla patavatsızlık etmeden susmalıydım. “Çok yorgunsun Rebi
Abi. Biraz uyumaya çalış.”
“Ben pek uyuyabilecek gibi değilim ama sana iyi geceler,” dedi.
Beş dakika sonra horluyordu. Çıkardığı gürültü o kadar fazlaydı ki, kendimi
ölümün kardeşinin kollarına teslim edene kadar üç beş kere yastığını çekmem
gerekti.
________________________________________________________________________
Birlikte çıkıp yeni binaya doğru yürümeye başladık. Onbeş yirmi adım atmıştık ki beklediğim soru geldi. “Ne zaman başlıyorsun okula?”
“Ben okula gitmeyeceğim.”
Saflığıma güldü Kerim. “Olur mu okula gitmemek hiç? Okuyacaksın ki
adam olacaksın.”
“Sen adam değil misin?”
“Adamız da yani…”
“Boşver bu işleri Kerim Abi,” dedim. “Sen söyle hele, hangi
partiyi tutuyorsun?”
Şaşkın şaşkın suratıma baktı. İdarenin casusu muyum acaba diye
düşünüyordu sanırım. Kafasını dikip, “Ekmek partisi,” dedi.
“Öyle bir parti yok ki,” dedim.
“Hiçbir partiyi tutmuyorum,” diye ifade değiştirdi bunun üzerine.
Bu devrim yapacak, ben de göreceğim.
“Peki, sağcı mısın, solcu mu?”
“Yok bizim felsefemizde sağ, sol.”
Felsefe? “Senin felsefende ne var Kerim Abi?”
Nihayet hazır yanıtı bulunan bir soruyla karşılaştığı için keyifle
ünledi: “Bana derler Kerim, bugün buldum bugün yerim, yarına Alah kerim!”
Hey gidi koca Marx, diye geçti aklımdan, kalk mezarından da gör
diyalektik nasıl oluyormuş!
________________________________________________________________________
________________________________________________________________________
“Alo? Ben Komiser Yardımcısı Onur Çalışkan…”
“Walter Matthau,” dedim.
“Efendim? Anlayamadım ne dediğini?”
“Tanık koruma programına alındığımı söylemek için aradınız
sanıyorum,” dedim. “Tabii estetik ameliyatla yüzümün değiştirilmesi gerekecek.
Her zaman Walter Matthau’nun yüzüne sahip olmayı istemişimdir.”
________________________________________________________________________
________________________________________________________________________
Adam öyle dik dik bakmayı sürdürünce anladım ki, kim bakışlarını
önce kaçıracak oyunu oynuyoruz. Böyle tipler bayılır buna. Birisi meymenetsiz
suratları karşısında mahcubiyet hissedince kendilerini bir şey zannederler.
Gönlü olsun diye kafamı havaya çevirdim. Ama bendeki de kıllık ya, bu hareketi
sanki odaya aniden giriveren bir kuş dikkatimi çekmiş gibi abartılı bir biçimde
yaptım. Savcı Bey ve Onur Çalışkan da bu hayali kuşu görmek için beni taklit
edince ortaya komik bir manzara çıktı. Ben de tutamadım kendimi, güldüm.
________________________________________________________________________
“Müziği hissetmelisin,” dedi ritme uygun bir biçimde koluyla
havada kocaman bir sekiz işareti çizerek. “O haykırarak acıyı dile getiriyor.”
“Gerçek acı sessizdir,” dedim. “Bir huzurevi gibi.”
…
Ağlamanın bir kadın için her daim ulaşılmaya
çalışılır bir ruh durumu olduğuna inancım tamdı. Havaya atılan bir cismin yere
düşme eğilimi gibi bir şeydi bu. O yüzden onu kendi haline bıraktım. Bir süre
sonra sustu. Birasının kalanını bitirip güç bela doğruldu. Bakışları sabit ve
biraz da korkutucuydu. “Bir huzurevi gibi,” diye mırıldandı.
________________________________________________________________________
“Sen cüce misin?”
“Bilmiyorum, bunu zaman gösterecek.”
________________________________________________________________________
“Aferin. Cesur insanları severim ben.” Tam tentürdiyotu dizime basarken bu sözü etmesi akıllıcaydı.
________________________________________________________________________
“Burdan kaçarken gördüğün adam…” Kulaklarımı ateş basıvermişti. Dikkat kesildim. “Biraz He-Man’e benziyor muydu?”
Önce gerçekten anlamadım. İyi niyetle çeşitli
olasılıkları değerlendirdim:
Post-travmatik stres bozukluğu, mani, akut psikotik atak vesaire… Hayır,
hiçbiri değildi. Yarım aklıyla beni faka bastırmaya çalışıyordu. Aklınca He-Man
denen angutla hayal gücümü tahrik edecek, ben de uydurduğum hayali şüpheli
hakkında kim bilir ne palavralar sıkmaya başlayacaktım. Böylece karakolda
adamın eşkâlini görmedim derken yalan söylediğim anlaşılacaktı. Hayretle,
hiçbir şeyin tek boyutlu olmadığını, geri zekalılığın bile dahice denebilecek
bir düzeyi bulunduğunu kavrıyordum. “Evet, evet,” dedim heyecanla. “Sapsarı
saçları vardı. Kıçından da böyle sipsivri bir kuyruk sallanıyordu.”
________________________________________________________________________
Bazen de saygıdeğer ağabeylerim ablalarım, dünyası
yerle bir olur insanın. Hayat, fazla kafa yormadan idare etmeyi sağlayan bütün
anlamlarını yitiriverir. En akıllıca saydığınız fikirlerinizin saçmalığını, en
içten duygularınızın yapmacıklığını kavrarsınız. Aslında hiçbir konuda
fikrinizin bulunmadığını, aslında hiç kimseye karşı bir şey hissetmediğinizi ve
tüm evrenin de size karşı aynı gaddarca kayıtsızlık içinde olduğunu. Hep
gözünüzün önünde durduğu halde o güne dek her nasılsa yok saymayı başardığınız
bu gerçeği fark ettiğiniz anda ilahi
işleyişi de çözmek üzeresiniz demektir.
Tanrı, içindeki tahammülfersa boşluğu doldurmak
için evreni yaratır. Evrenin içine gezegenleri, gezegenlerin içine dünyayı,
dünyanın içine hayatı, hayatın içine insanı yerleştirir. Ve onun içine koyacak
bir şey bulamaz. İşte insan denen tuhaf hayvanın, varlıkların en yücesi ve en
anlamsızı kılınışının hikayesi. Evrenin orasını burasını felsefeyle, sanatla,
aşkla, hatta ironik bir biçimde Tanrı’yla bezerken, ortak anlamsızların en
küçüğünün elbette bir gerçeği unutması gerekmektedir: Hakikatte bütün kitaplar
sayfaları doldurmak için yazılır.
Sevdiğiniz birinin ölümü, örneğin, yüzleşmenizi
sağlayabilir kendinize söylediğiniz yalanlarla. Ya da ananızdan yediğiniz
okkalı bir dayak. Üstelik siz, ananızın canınıza okumak için haklı gerekçeleri
bulunduğa inanmaya hazırken, içinizi
parçalayan onun gözü dönmüşlüğü değil, beyninizi zedelememek için sopayı sadece
kollarınıza veya bacaklarınıza indirecek kadar düşünceli davranması olabilir.
Nihayet onun elinden kurtulup kendinizi odanıza attığınızda pencereden giren
akşam güneşinin ışığında neşeyle dans eden tozlar dört bir yana dağılır.
Onların huzurunu kaçırmak sizi öyle üzer ki, içiniz feci bir dışlanmışlık
duygusuyla dolar. Birden gözlerinize yaşlar hücum eder. Bu küçük sevimli
yaratıkların sizden korkmasını hazmedemezsiniz. İki saatlik dayak seansına gık
demeden katlanan siz, yere kapanıp zırıl zırıl ağlamaya başlarsınız. Sonra bir
toz tanesi gelip parmağınızın üzerine konuverir. Usulca oynatırsınız
parmağınızı. Hâlâ oradadır. Derken diğerleri ona katılırlar. Yerde yatarken
üzerinize toz tanecikleri yağar. Sırt çevirdiğiniz hayat o noktada sizi
kucaklarken hıçkırıklarınız fraktal bir dans müziğine dönüşür.
Bir gün toz zerrecikleri sizi bağrına basarsa,
bilin ki ya nirvanaya ulaştınız ya da çıldırdınız. Hangisi olduğuna kendiniz
karar vereceksiniz.
________________________________________________________________________
Gidip arkasında bir yere dikildim. "Yakup Abi sen bu bu arabayı yıkıyorsun ama beş dakika sonra yağmur yağacak yine..."
"Yağsın, bir daha yıkarız," dedi bakkal ermişçe. O zaman anladım ki, böyle bir olasılık onu endişelendirmek şöyle dursun, mutlu ediyordu. O doğuştan araba yıkayıcısıydı. Ne var ki hayat onu bakkallığa mahkum etmişti; pek çok müthiş kabzımalı milletvekilliğine mahkum ettiği gibi. Sistem yetenekleri heba ediyordu.
Ama ben buna izin vermeyecektim. Ben dünyanın en iyi yalancısıydım ve kariyerimi bunun üzerine inşa etmeliydim. "Yakup Abi," diye başladım ağzımdan bir sonra çıkacak sözcük hakkında en ufak fikir sahibi olmaksızın. "Bu mahallede yaşayanları senden iyi tanıyan yoktur diye düşünerek sana bir konuda fikir danışmak istiyorum." Bakkal bana bir cevap vermeye tenezzül etmediyse de şimdi otomobilin camlarını çok daha seksi bir tavırla ovuyordu.
________________________________________________________________________
Bundan çok daha gülünç iddialarla insanların darağacına gönderilebileceğini biliyordum. Adalet denen şey bir yalandan ibaretti. İnsanlar suç işledikleri için değil suç işlenmemesi gerektiği için cezalandırılıyordu. Sistem gaddarca bir caydırıcılık üzerine kurulmuştu.
________________________________________________________________________
"...Acının tesellisi acıdır."
________________________________________________________________________
"Boktan bir şehir burası." dedim. Bunu söylemek için ne kadar da yanlış bir yer seçmiştim. İstanbul Boğazı altımızda tüm görkemiyle uzanıyordu ve iki yanda şehir ışıl ışıldı.
________________________________________________________________________
Tam arkamı dönmüş gidiyordum ki, "Şeytan," diye hırladığını işittim Alev Abla'nın. "Sen Şeytan'ın piçisin." Demek ölmemişti. Sevinmiştim buna. Gözlerinin altı simsiyahtı ve yanaklarından aşağı sicim gibi gözyaşı akıyordu. Bu haliyle hayatımda tanıdığım en güzel kadındı. Nefret ona çiçeklerden daha çok yakışıyordu. Her kadına daha çok yakışır.
________________________________________________________________________
Ben kendime ihanet eder, cümlenin ögelerine sadık kalırdım.
________________________________________________________________________
"Dünyada düşündüğünden daha az acı var."
"Ya da daha az insan." dedim ve bu bana çok manalı geldi.
________________________________________________________________________
Derdim şu ki, soldan sağa geçme mizanseninde hiçbir siyasi mesaj aranmamalıdır. Unutulmamalıdır ki, Tanrı bile bir yerden başlamak zorundadır.
________________________________________________________________________
"Ben Tanrı'ya inanmam," dedim ana karnındaki gibi büzüşerek.
"Bu doğru değil," dediğini duydum. Herhangi bir şey görecek halim kalmamıştı. "Tanrı sana inanmıyor."
________________________________________________________________________
Baygınlık demeye süperkahraman dilim varmıyor, dalmışım.
________________________________________________________________________
Metin Bilgin telefonu tam kendisinden beklenecek şekilde açtı: "Kimsiniz?"
"Cinayeti çözdüm." diye karşılık verdim.
"Tekrar soruyorum, kimsiniz?"
Herifçioğlu izin vermeyecekti şöyle havalı bir konuşma yapmama. "Kâbuslar Ülkesi'nin Peter Pan'ı; mutlaka hatırlasınız?"
"Seni dinliyorum," dedi sertçe.
________________________________________________________________________
Gidip arkasında bir yere dikildim. "Yakup Abi sen bu bu arabayı yıkıyorsun ama beş dakika sonra yağmur yağacak yine..."
"Yağsın, bir daha yıkarız," dedi bakkal ermişçe. O zaman anladım ki, böyle bir olasılık onu endişelendirmek şöyle dursun, mutlu ediyordu. O doğuştan araba yıkayıcısıydı. Ne var ki hayat onu bakkallığa mahkum etmişti; pek çok müthiş kabzımalı milletvekilliğine mahkum ettiği gibi. Sistem yetenekleri heba ediyordu.
Ama ben buna izin vermeyecektim. Ben dünyanın en iyi yalancısıydım ve kariyerimi bunun üzerine inşa etmeliydim. "Yakup Abi," diye başladım ağzımdan bir sonra çıkacak sözcük hakkında en ufak fikir sahibi olmaksızın. "Bu mahallede yaşayanları senden iyi tanıyan yoktur diye düşünerek sana bir konuda fikir danışmak istiyorum." Bakkal bana bir cevap vermeye tenezzül etmediyse de şimdi otomobilin camlarını çok daha seksi bir tavırla ovuyordu.
________________________________________________________________________
Bundan çok daha gülünç iddialarla insanların darağacına gönderilebileceğini biliyordum. Adalet denen şey bir yalandan ibaretti. İnsanlar suç işledikleri için değil suç işlenmemesi gerektiği için cezalandırılıyordu. Sistem gaddarca bir caydırıcılık üzerine kurulmuştu.
________________________________________________________________________
"...Acının tesellisi acıdır."
________________________________________________________________________
"Boktan bir şehir burası." dedim. Bunu söylemek için ne kadar da yanlış bir yer seçmiştim. İstanbul Boğazı altımızda tüm görkemiyle uzanıyordu ve iki yanda şehir ışıl ışıldı.
________________________________________________________________________
Tam arkamı dönmüş gidiyordum ki, "Şeytan," diye hırladığını işittim Alev Abla'nın. "Sen Şeytan'ın piçisin." Demek ölmemişti. Sevinmiştim buna. Gözlerinin altı simsiyahtı ve yanaklarından aşağı sicim gibi gözyaşı akıyordu. Bu haliyle hayatımda tanıdığım en güzel kadındı. Nefret ona çiçeklerden daha çok yakışıyordu. Her kadına daha çok yakışır.
________________________________________________________________________
Ben kendime ihanet eder, cümlenin ögelerine sadık kalırdım.
________________________________________________________________________
"Dünyada düşündüğünden daha az acı var."
"Ya da daha az insan." dedim ve bu bana çok manalı geldi.
________________________________________________________________________
Derdim şu ki, soldan sağa geçme mizanseninde hiçbir siyasi mesaj aranmamalıdır. Unutulmamalıdır ki, Tanrı bile bir yerden başlamak zorundadır.
________________________________________________________________________
"Ben Tanrı'ya inanmam," dedim ana karnındaki gibi büzüşerek.
"Bu doğru değil," dediğini duydum. Herhangi bir şey görecek halim kalmamıştı. "Tanrı sana inanmıyor."
________________________________________________________________________
Baygınlık demeye süperkahraman dilim varmıyor, dalmışım.
________________________________________________________________________
Metin Bilgin telefonu tam kendisinden beklenecek şekilde açtı: "Kimsiniz?"
"Cinayeti çözdüm." diye karşılık verdim.
"Tekrar soruyorum, kimsiniz?"
Herifçioğlu izin vermeyecekti şöyle havalı bir konuşma yapmama. "Kâbuslar Ülkesi'nin Peter Pan'ı; mutlaka hatırlasınız?"
"Seni dinliyorum," dedi sertçe.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder