3.1.13

WHEN NIETZSCHE WEPT.

-Gördüğü bir şeye yapışıp kalmakta inat eder ama buna sadakat der.

-Yaşam iki boşluk arasındaki kıvılcım. Güzel bir imge Josef. Ama kafamızın hep ikinci boşluğa takılması ve birinci boşluk üzerinde hiç düşünmememiz ne tuhaf, değil mi?

-Var oluşun zar oyunu.

-Öldü diye ondan nefret ettiğim için mi bu kadar sert vuruyorum çekici? Bu kadar gürültülü çekiçlememin sebebi dinleyenlerimin olmasını istemem mi?

-Derin yalnızlığımda sık sık kendimle konuşurum. Ama fazla yüksek sesle değil, kendi sesimin boş boş yankılanacağından korkarım.

-İyi ve kötünün göreceliği, kişinin ahlakla yaşayabilmesi için kendisini toplum ahlakından kurtarması gereği, hür düşünenlerin ahlağı hakkında konuştuk.

-Üstelik, neden yıllar, metre kılığına giriyor? Beynimizin içinde yaşayan küçük rüya işçisi neden gerçeği saklama zahmetine katlanıyor?

-Ölüm varken ben yokum. Ben varken ölüm yok. O halde üzülecek ne var?

-İnançsızlık başlı başına strestir.

-Kemikleri, eti, bağırsakları ve kan damarlarını kaplayan deri nasıl insan görünümünü katlanılabilir hale getiriyorsa, ruhun ajitasyonu ve ihtirası da kibirle kapatılmıştır; kibir, ruhu kaplayan deridir.

-"Bir yaratıcı olmaya ve ortaya yeni yaratıcılar meydana getirmeye hazır değilsen çocuk yapma."  İhtiyaç için çocuk doğurmak yanlış bir şey, yalnızlığını hafifletmek için çocuğu kullanmak yanlış, insanın kendisine benzer bir kopya çıkarmayı kendine amaç edinmesi yanlış. Tohumlarını geleceğe doğru kusarak ölümsüzlüğü araması da yanlış, sanki spermler bilinci taşırmış gibi!

-Neden yalnızca küçük mutlulukların peşinden koşuyor? Ve buna da erdem diyor. Bunun asıl adı, korkaklıktır!

-Ancak, Nietzsche'nin intihar etmeye meyilli olduğunu gösteren mektuplarını kendi gözleriyle görmüştü. Bunu gizliyor olabilir miydi? Yoksa intihara zaten kararlı olduğu için mi şu anda ümitsizlik taşımıyordu? Breuer daha önce de böyle hastalar görmüştü. Tehlikeliydiler. İyileşmiş gibi görünürlerdi; hatta bir bakıma iyileşirlerdi de; melankolik durumları hafiflerdi; bir kez daha yer, içer ve gülerlerdi. Ama bu iyileşme aslında ümitsizlikten kaçmanın yolunu artık bulduklarını gösterirdi: Ölüme kaçış. 


9.12.12

Pus

Anna-Lynne Williams denen hatun beni bu yazıyı yazmaya itti. Aslında kısa bir şey yazıp çıkmayı umuyorum.

Anna-Lynne Williams'ın solisti olduğu Trespassers William'ı dinlerken birden puslu sesleri ne kadar sevdiğimi farkettim. Aslında puslu sesleri sevdiğim kadar puslu sounda sahip grupları da çok seviyorum. Trespassers William da bunlardan biri. Sonra twitter profilime bir tivit attıracaktım ki anlatım bozukluğunun dibine vurduğumun farkına vardım. Ama dünyanın en tatlı anlatım bozukluklarından biri olabilirdi bu: "Puslu kadın sesi"

Puslu bir kadın mı daha güzel yoksa pus sesli bir kadın mı bilemiyorum. Ama oldukça sevdim bu ifadeyi ve 'naif'ten sonra sevdiğim ifadelerden biri oldu 'pus'.


"Sus pus" ikilememiz geldi aklıma bir de beyler bayanlar. Nasıl şirince bir ikileme olduğunun farkına vardım. Sus türkçe bir kelime sanıyorum ve bu ikilemedeki ikinci kelime olan 'pus' anlamsız olarak geçiyor. Ama ben pus kelimesini orada anlamlı olarak almayı tercih ediyorum, Türkçe derslerinde hep böyle muhalifliklerim olurdu zaten :) Ortaya o noktada benim için feci anlamlı bir ikileme çıkıyor. Mutlu oluyorum böyle anlarda.

Puslu bir kadının sus pus adlı şarkısını armağan ediyorum size madem ve gidiyorum.

7.8.12

Son zamanlarda izlediğim, aklımda kalan filmlerin afişlerini paylaşmak istedim. İyi - kötü hepsini paylaşıyorum yani zevkime laf etmeyin lütfen... Ha bir de fazla romantik şeyler izlemişim, farkındayım ehe mehe.

 Beginners (2010)

 Breakfast at Tiffany's (1961)

 Crazy, Stupid, Love. (2011)

 Dedemin insanlari (2011)

 Drive (2011)

 Eat Pray Love (2010)

 Erin Brockovich (2000)

 Everybody's Fine (2009)

 Friends with Benefits (2011)

 Ghost World (2001)

 Hugo (2011)

 Krótki film o milosci (1988)

 Leap Year (2010)

 Les choristes (2004)

 Match Point (2005)

 Okuribito (2008)

 One Day (2011)

 Pretty Woman (1990)

 Rear Window (1954)

 Scener ur ett äktenskap (1973)

 Scoop (2006)

 Submarine (2010)

 The Artist (2011)

 The Descendants (2011)

 The Fall (2006)

 The Graduate (1967)

 The Help (2011)

 The Vow (2012)

Vicky Cristina Barcelona (2008)


26.7.12

JUDIA

Yayımlanmamış Bir Öykü

"...Biraz da yazdığıma çok güvendiğim için üstelemiştim. İki ay boyunca uğraşıp gerçekten iyi bir iş çıkarmıştım. Öyküm, bir yazarın hikayesini dergiye bırakışı ve editörle bu öyküyü neden yayımlamak istemediklerini tartışması üzerineydi. Sonunda da yazar tüm çabalarına rağmen editörü ikna edemiyordu. Basılmayan bir öykünün hikayesinin dergide basılı olması fikrini ilginç buluyordum. Anlaşılan karşı taraf benimle aynı fikirde değildi."


Hakan Bıçakçı

(kısa bir bölümüdür bu yazının, tamamı için: http://www.afilifilintalar.com/yayimlanmamis-bir-oyku)

17.7.12

SUPER GIZI



let’s make a scene
‘cause baby, you’re my queen
you are my favorite time day

new york in may
a barcelona rain
nothing’s as moving as you little face

jet lagged at sea
like super gizi in my tea
mistress from bangkok

fallen beauty of my dreams
after the rain 
the comets linger in the sky

lyin’ on his back
he watched the satellites float by

if life’s just a dream
a melancholy scene
i want to sleep with you forever dear