12.9.11

sen kendine ne yaptın böyle?

Raskolnikov kendine fısıldıyor, “Tanrı yoksa her şey mubahtır. Hiçbir şeyden sorumlu değilim. Ama her şeyden sorumluyum da bu durumda. Şu tefeci koca karıyı ortadan kaldırsam, paraları cebe atsam. Tanrı yoksa kim ne diyebilir? Kendi dünyamı kurmak zorundayım.” Balta iniyor. Tefeci kadınla özdeşim kurduğumuz tek satır yok. Bir de arada gümbürtüye giden masum Lizaveta var. Hadi tefeci kadını kötü kalpli diye unuttuk. En ücra karakterlerine bile ruhsal derinlik katan Dostoyevski, Lizaveta’yı niye derinleştirmiyor? Bu iyi kalpli kıza niye replikli figüran gibi davranıyor? Raskolnikov, Sonya’ya suçunu itiraf ettiğinde anlıyoruz niye öyle yaptığını. Çünkü Sonya cinayet itirafını duyunca, “Sen o insanlara ne yaptın böyle?” demiyor. “Sen kendine ne yaptın böyle?” diyor. Raskolnikov ne yaptıysa kendine yapmıştır. Kurduğu dünyanın azabını çekmektedir. Bu vurguyu arttırmak için Lizaveta’nın acısı görünmez romanda. Lizaveta’nın ölümü hukukun konusudur, Dostoyevski ise bize daha yüksek bir hukuktan bahseder. Suçun cezasından kaçabilirsin ama vicdanın azabından kaçamazsın diyen bir hukuktan.


Ermrah Serbes

Böyle yazılardan hiç hoşlanmam ama Emrah Serbes olunca durum farklı...


 sen gittin ve herkes ölmeye başladı
önce saniye teyze öldü sonra dedem sonra babaannem sonra yengem sonra eniştem. sonra eniştemin ölüm haberini bana veren bakkalı bıçakladılar eniştemin yedisinin okunduğu akşam. sonra sedat amca öldü sonra babam sonra öbür dedem bir de büyük deprem. otuzuma basmadan otuz tabut kaldırdım musalladan. babamdan öncekileri babamla beraber kaldırdık. ama ilk ölen hep babammış gibi geldi bana yıllarca. sanki oydu bu ahret furyasını başlatan. öyle değilmiş yeni anladım.
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
zaten kim tam anlamıyla sağ kaldığını iddia edebilir ki bu kadar mevtanın ardından kim biraz zombileşmek istemez. daha kırılgan daha dikenli ve daha fukuyamacı olmaz. dedem ziraat mühendisiydi ama pek çok doktordan daha ilginç tıbbi hatıraları oldu.
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
yalnızlıktan kudurmuş bir çocuğun arabaların kaportasını anahtarla çizmesi gibi ruhumun kemirilişi de hep sinsiceydi. buna rağmen ansızın berraklaştığı oluyor bulanık günlerin hâlâ soğuk biralar oluyor güzel kızlar oluyor. yağmurdan sonra saçlarını havluyla kurulaman gibi olmuyor tabii o kalibrede sevda görmedim. öptüm ama içime çekmedim.
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
şimdi dilediğim sayfadan başlayabileceğim bir kitap öner bana. başsız sonsuz ve ortasız bir hikâye öner. bir üstat öner dergi kurmuş olmasın. ne çok utandık mazideki yaralardan her adımda ele geçirilme korkusundan. ismet özel mi metin altıok mu yoksa hiç mi ortak arkadaşımız kalmadı.
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
elinden bir şey gelmemenin acısını iniş takımları olmayan melekler bilir. bir arabanın farlarına kilitlenip kalmış sincaplar bilir. suyun dibine ağır ağır çöken taşlar bilir. matkapla göğsünün ortasına açılmış bir pencere düşün. perdeyi aralayıp kendi yarandan bakıyorsun dünyaya. eskisi gibi acımıyor ve de asıl bu acıtıyor.
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
love story tadında başlayan bir filmi potemkin zırhlısına çevirmeye ne hakkın var. çok şükür yaşıyoruz çok şükür yazıyoruz diyorum ama niye anlatıyorum bunları. belleğin unutuşa karşı mücadelesi mi sadece. ne münasebet bu benim senkronize yalnızlığım.
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
birleşince kısa devre yapan parmak uçlarımız öldü önce. sonra yeşil öldü benim için sonra kahverengi. sonra ilk öpüştüğümüz yeri kalbinden bıçakladılar. on iki yıl geçti susmak ne kısaymış. sen böyle ne güzel sonsuza kadar susalım diyorsun. sonsuzluk bir gün herkesle konuşur sevgilim bunu da biliyorsun.
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
31 mart 1998– 17 ocak 2010

Maddi bir kayıp olmadan manevi bir yükselişin imkânı yok. Yoga kurslarının aylık ücretlerine bakın en basitinden.


Emrah Serbes

28.8.11

yer: yemek masası.

kardeş: dur, o bardağı demli koydum ben benim çayım o.
abla: al, koydum senin tarafına.
kardeş: o çatal da benimdi yedim az önce onla ben.
abla: al çatalını da.
kardeşin iç sesi: yerime oturmayaydın iyiydi..

(Ekşisözlük'ten alınmıştır.)

24.8.11

Ödüller hakkında bilinmesi gereken tek şey, Mozart'ın onlardan hiç kazanmamış olduğudur. 

Henry Mitchell
Mesele rujsa önemli olan renk değil, Tanrı'nın, dudaklarınızın bittiği yer konusundaki nihai kararını kabul edebilmektir.

Jerry Seinfield

23.8.11

"erken kaybedenler "


"apartmanın girişindeki lambayı sen mi kırdın bülent?"
"hangisini?"
"otomatik yanan, sensorlu lamba."
"hayır."
"komşu görmüş, yalan söyleme. süpürge sapıyla kırmışsın dün gece."
önüme baktım.
"neden kırdın?"
cevap yok.
"hasta mısın evladım? söyle bana, neyin var, neden kırdın lambayı, yapma böyle..."
"kırdımsa kırdım, ne olacak! çok mu değerliymiş?"
"lamba senden değerli mi evladım, lambanın amına koyayım, lamba kim? yöneticiye de dedim. lambanızı sikeyim, kaç paraysa veririz. sen değerlisin benim için."
"beni görünce yanmıyordu baba."
"nasıl ya?"
"görmezden geliyordu, yanmıyordu. kaç sefer yok saydı beni."
"e beni görünce de yanmıyordu bazen, böyle el sallayacaksın havaya doğru, o zaman yanıyor."
"hadi ya! sahiden mi?"
"evet. ucuzundan takmışlar. bizimle bir alakası yok."

Emrah Serbes

15.8.11

Ben Böyleyim !


Sevdiğim bir Athena şarkısı... Hayatımda bu sözlerin pusulam olmasını istiyorum.

Ben böyleyim demek kolaydır aslında. Ama 'ben böyleyim' dediğinde aslında insan hep büyük pişmanlıklar duyar...İçinde saklar -incindiğinden belki- ama aklından 'böyle olmasaydım keşke' diye geçirir. Gururundan söyler 'ben böyleyim' diye. Biraz isyan eder bi tavırla. (Genelde bu şunu kavratmak için söylenir çünkü:Beni seveceksen böyle sev!)

Ben de rahatlıkla 'ben böyleyim' demek istiyorum. Ama ne gururdan ne de yüzsüzlüğümden. 

Ne demiş Şems? Hepimiz Yaratanın henüz tamamlamadığı birer sanat eseriyiz. Yavaş yavaş, hata yapa yapa olgunlaşıp eser olma yolunda adımlar atacağız belki de. Kim bilir bizim hata gördüğümüz şey belki de yeni bir kapının anahtarıdır?

Tek istediğim bir olay karşısında sergilediğim davranıştan ötürü bütün bi hayat boyunca düşünüp 'Keşke öyle değil de şöyle yapsaydım.' dememek! 

"...Benim güzel hatalarım var
Bir an bile vazgeçmedim kendi yolumdan..."

(Tek istediğimin bu olmadığını farkettim şu an; kararsızlık konusu var bir de. Aslında bu konuya bağlı kararsızlık konum ama şimdi bahsetmeyeceğim bundan :) )

10.8.11

Beirut - The Rip Tide


Söz konusu Beirut olunca insanların bu yeni albüm için beklentileri çok fazlaydı. Benim de öyleydi ama bi yandan da "Denizden babam çıksa yerim." durumu vardır ya hani, bende de o durum hakim aslında; Beirut ne yapsa dinlerim diyorum hep.

Neyse dinlemeye başladım albümü, ilk şarkı çok hoşuma gitti.(A Candle's Fire) 2:08deki "if i had known, not to carry on that way!" kısmı falan çok şirindi özellikle. Kullanılan aletlerde bir değişim yoktu, her zamanki Beirut enstrümanları.

Sonra dedim ilk şarkı mis gibiydi, haydi rastgele dedim 2.ye geçtik ki benim hayallerim yıkıldı, Santa Fe idi şarkının ismi (zach condon santa fe doğumlu), çok hoşuma gitmişti ismi aslında ama gerçekten hayal kırıklığına uğradım, neden bu kadar nefret ettiğimi gerçekten bilmiyorum ama müziğiydi sanırım beni iten, o sürekli hakim melodiden nefret ettim. Neyse burda nefretimi kustum resmen abarttım ama sevmedim işte.

3. şarkımızın adı East Harlem. Veri veri şirin bi şarkı. Zach Condon bu şarkıyı 17 yaşında yazmış... Çok sevimli adam yahu şu zach! ismi de çok şeker. zaaaaaaaaaaaaaaaaak! :D

Neyse sonra sırada Goshen adlı şarkımız var. "they've gone before, stood by your door all day." derken o sonda 'all day' diyosun ya Zach! O nasıl güzel 'day' demektir sonra -nerdeyse- bütün son kelimeleri o şekilde tonluyosun ya! gerçi ilk cümledeki "rise or fail" kısmı da aynı tonlama :) ama all day daha bi güzel.

5. şarkımız Payne's Bay hüzünlü kemanlarla giriş yapıyor, pek tatlı, Beirut frekansında, şaşmayacağımız bir şarkı. Sanırım kullandığı alet flüleghorn :) Çok tatlı adı yahu!

Ve sonrasında albümde en sevdiğim 3 şarkıdan biri olan, albümle aynı taşıyan şarkı....6. şarkımız: The Rip Tide. (sevdiğim 3 şarkıdan ilki a candle's fire idi) Hüzünlü ve bir o kadar da güzel! Piyano girişi ile başladı. Büyülü bir şarkı olmuş bence.Zach Condon'un bu 'hüzünlü' vokaline de ayrıca bayılıyorum...
"soon the waves and i found the rip tide" ve sonrasında yine o güzeller güzeli melodi! Gerçekten büyülü! Ve trompetli bitiş!

Ardından gelen  tatlı bir Beirut şarkısı daha... Vagabond. "and who knows" deyişini yerler.

8. şarkımız The Peacock. "shake the trees see what falls out of them" Cümlenin şirinliğine bakın lütfen! Ve şarkı sonunda iddialı bir cümle geliyor: "he's the only one who knows the words" ve bunu o kadar çok tekrar ediyor ki kabul ettirmeye çalışır gibi!

Ve ve veeeeeeeee 3. en beğendim, albümün bitiş şarkısı! "Port Of  Call" Ve şu anda ani bi kararla albümün en sevdiğim şarkısı seçtim bunu, evet kesinlikle :) Ukulele ve metalofon güzelliği ile başlayan mis bir şarkı bu şarkı :) Mutlu ediyor resmen...

"and you
you had hope for me now
i danced all around it somehow" nasıl tatlı söylemdir, nasıl tatlı sözlerdir bunlar.

Kendisine hem hüznü, hem de mutluluğu, huzuru yakıştıran yüce insan: Zach Condon! Nasıl puslu, buğulu bir sesin var öyle yahu! Sana olan sevgim bitmeyecek hiç sanırım, şimdiden efsanesin benim için :) Zaten tam adın da Zachary Francis Condon, Fran Healy yani aslen  Francis Healy ile ortak yanınızı gösteriyor buda! Adında Francis olan adamlar sesine hem hüznü hem de mutluluğu hep bu kadar yakıştırıyor mu acaba?

Eğer günün birinde birini çok seversem ona Fran diyeceğim :) Çok değerli bir isim benim için artık. Öyle hemen de vermem kimseye bu ismi. Çok çok değerli! Umarım bu değerli ismi hakedecek biri olur sevgili Franler :) ahahahahhaha iyice çıldırdım şu an ama tatlı bir çıldırma benimkisi, şu an saat 07:07 ve güneş çoktan doğdu! :) Bu da bugünün fotoğrafı :) İddia ediyorum bu gökyüzü benim odamdan bir başka güzel görünüyor! :)
Şu rengi görüpte mutsuz olmak gerçekten imkansız gibi!


Bu arada sonuç şudur ki ben çoğu insanın aksine albümü çok beğendim, sadece 1 şarkı itici geldi, ona da ilk andan itibaren bi gıcıklığım tuttuğu için sanırım.Bir de albüm kapağından pek hoşlanmadım. Ne o öyle oldu mu tatlılarım önceki albüm kapaklarınız sayesinde affettim ama. Neyse.

Özetle Beirut candır...