14.10.11
11.10.11
Sana Ne Yaptılar?
O sabah mı çıkmıştın, bir gün önce mi
Bir bıçağın ağzında yürür gibiydin
Demirlerin soğukluğu soluk dudaklarında
Gözlerinde karanlığı dar hücrelerin
Seni görür görmez özgürlüğümden utandım
Söyle ne içersin, çay mı kahve mi
Çok değişmişsin birden tanıyamadım.
Saçların uzundu, omuzlarına akardı
Gönlümüz şenlenirdi sarışınlığından
Onlar mı kestiler, sen mi kısalttın
Gülerdin, içimize aylar doğardı
Görünmez dağların arkasından
Eski gülümsemeni beyhude aradım
O sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi
Çok değişmişsin birden tanıyamadım.
Bir çay içer misin, yoksa kahve mi
Kibritim yok, demek cigaraya başladın
Ellerin de titriyor, bir şeyin mi var
Böyle bir kız değildin sen eskiden
Sana ne yaptılar, sana ne yaptılar?
Kirpiklerin ıslanıyor durup dururken
O sabah mı çıkmıştın, bir gün önce mi
Çok değişmişsin birden tanıyamadım.
Attila İLHAN8.10.11
Tyrion Lannister (Buz ve Ateşin Şarkısı)
"Sen Ned Stark'ın piçisin değil mi?"
Jon aralarında soğuk bir rüzgar estiğini hissetti. Dudaklarını birbirine kenetledi ve hiçbir şey söylemedi.
"Seni gücendirdim mi?" dedi Lannister."Özür dilerim. Bir cüce her zaman kibar olamıyor.Kuşaklar boyu soytarılık yapan ahmaklar, kötü giyinip aklındakini düşünmeden söyleme hakkını kazandılar." Sırıttı. "Sen o piçsin ama, değil mi?
"Lord Eddard Stark benim babam." diye itiraf ettin Jon kaskatı bir tavırla.
Lannister yüzünü inceledi."Evet görebiliyorum. Sende, kardeşlerininkinden daha fazla kuzeyli kanı var."
"Yarı kardeşlerimden." dedi Jon.Cücenin gözlemi onu memnun etmişti, ama göstermemeye çalışıyordu.
"Sana bir tavsiye vereyim, piç." dedi cüce Lannister."Sakın kim olduğunu unutma, çünkü dünya kesinlikle unutmayacaktır.Bunu gücün yap, o zaman asla zayıflığın olamaz. Zayıflığını kendine zırh yap, o zaman kimse seni onunla yargılayamaz."
Jon başkasından tavsiye dinleyecek halde değildi."Sen bir piç olmayı nereden bilebilirsin ki?"
"Tüm cüceler, babalarının gözünde piçtir."
"Sen Lannister'ın meşru çocuğusun ama."
"Öyle mi?"diye cevapladı cüce alayla."Lütfen bu fikrini babama da iletebilir misin? Annem beni doğururken can verdi ve bu yüzden beni henüz affedebilmiş değil."
"Ben annemin kim olduğunu bile bilmiyorum." dedi Jon.
"Şüphesiz kadının biridir.Çoğu öyledir." Jon'a hüzünle gülümsedi. "Şunu unutma çocuk.Tüm cüceler piç olabilir, ama tüm piçler cüce olmak zorunda değildir." Bu son sözle arkasını dönüp ziyafetin yapıldığı salona doğru ıslık çalarak yürümeye başladı. Kapıyı açtığı zaman, içerdeki ışık gölgesini yere vurdu ve sadece bir anlığına Tyrion Lannister, bir kral kadar heybetli göründü.
Jon aralarında soğuk bir rüzgar estiğini hissetti. Dudaklarını birbirine kenetledi ve hiçbir şey söylemedi.
"Seni gücendirdim mi?" dedi Lannister."Özür dilerim. Bir cüce her zaman kibar olamıyor.Kuşaklar boyu soytarılık yapan ahmaklar, kötü giyinip aklındakini düşünmeden söyleme hakkını kazandılar." Sırıttı. "Sen o piçsin ama, değil mi?
"Lord Eddard Stark benim babam." diye itiraf ettin Jon kaskatı bir tavırla.
Lannister yüzünü inceledi."Evet görebiliyorum. Sende, kardeşlerininkinden daha fazla kuzeyli kanı var."
"Yarı kardeşlerimden." dedi Jon.Cücenin gözlemi onu memnun etmişti, ama göstermemeye çalışıyordu.
"Sana bir tavsiye vereyim, piç." dedi cüce Lannister."Sakın kim olduğunu unutma, çünkü dünya kesinlikle unutmayacaktır.Bunu gücün yap, o zaman asla zayıflığın olamaz. Zayıflığını kendine zırh yap, o zaman kimse seni onunla yargılayamaz."
Jon başkasından tavsiye dinleyecek halde değildi."Sen bir piç olmayı nereden bilebilirsin ki?"
"Tüm cüceler, babalarının gözünde piçtir."
"Sen Lannister'ın meşru çocuğusun ama."
"Öyle mi?"diye cevapladı cüce alayla."Lütfen bu fikrini babama da iletebilir misin? Annem beni doğururken can verdi ve bu yüzden beni henüz affedebilmiş değil."
"Ben annemin kim olduğunu bile bilmiyorum." dedi Jon.
"Şüphesiz kadının biridir.Çoğu öyledir." Jon'a hüzünle gülümsedi. "Şunu unutma çocuk.Tüm cüceler piç olabilir, ama tüm piçler cüce olmak zorunda değildir." Bu son sözle arkasını dönüp ziyafetin yapıldığı salona doğru ıslık çalarak yürümeye başladı. Kapıyı açtığı zaman, içerdeki ışık gölgesini yere vurdu ve sadece bir anlığına Tyrion Lannister, bir kral kadar heybetli göründü.
4.10.11
Aysel git başımdan ben sana göre değilim
Ölümüm birden olacak seziyorum.
Hem kötüyüm, karanlığım, biraz çirkinim
Aysel git başımdan istemiyorum.
Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
Dağıtır gecelerim sarışınlığını
Uykularımı uyusan nasıl korkarsın,
Hiçbir dakikamı yaşayamazsın.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Benim için kirletme aydınlığını,
Hem kötüyüm, karanlığım, biraz çirkinim
Islığımı denesen hemen düşürürsün,
Gözlerim hızlandırır tenhalığını
Yanlış şehirlere götürür trenlerim.
Ya ölmek ustalığını kazanırsın,
Ya korku biriktirmek yetisini.
Acılarım iyice bol gelir sana,
Sevincim bir türlü tutmaz sevincini.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Ümitsizliğimi olsun anlasana
Hem kötüyüm, karanlığım, biraz çirkinim.
Sevindiğim anda sen üzülürsün.
Sonbahar uğultusu duymamışsın ki
İçinden bir gemi kalkıp gitmemiş,
Uzak yalnızlık limanlarına.
Aykırı bir yolcuyum dünya geniş,
Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.
Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.
Sakın başka bir şey getirme aklına.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim,
Ölümüm birden olacak seziyorum,
Hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.
Aysel git başımdan seni seviyorum...
Attila İlhan
3.10.11
12.9.11
sen kendine ne yaptın böyle?
Raskolnikov kendine fısıldıyor, “Tanrı yoksa her şey mubahtır. Hiçbir şeyden sorumlu değilim. Ama her şeyden sorumluyum da bu durumda. Şu tefeci koca karıyı ortadan kaldırsam, paraları cebe atsam. Tanrı yoksa kim ne diyebilir? Kendi dünyamı kurmak zorundayım.” Balta iniyor. Tefeci kadınla özdeşim kurduğumuz tek satır yok. Bir de arada gümbürtüye giden masum Lizaveta var. Hadi tefeci kadını kötü kalpli diye unuttuk. En ücra karakterlerine bile ruhsal derinlik katan Dostoyevski, Lizaveta’yı niye derinleştirmiyor? Bu iyi kalpli kıza niye replikli figüran gibi davranıyor? Raskolnikov, Sonya’ya suçunu itiraf ettiğinde anlıyoruz niye öyle yaptığını. Çünkü Sonya cinayet itirafını duyunca, “Sen o insanlara ne yaptın böyle?” demiyor. “Sen kendine ne yaptın böyle?” diyor. Raskolnikov ne yaptıysa kendine yapmıştır. Kurduğu dünyanın azabını çekmektedir. Bu vurguyu arttırmak için Lizaveta’nın acısı görünmez romanda. Lizaveta’nın ölümü hukukun konusudur, Dostoyevski ise bize daha yüksek bir hukuktan bahseder. Suçun cezasından kaçabilirsin ama vicdanın azabından kaçamazsın diyen bir hukuktan.
Ermrah Serbes
Ermrah Serbes
Böyle yazılardan hiç hoşlanmam ama Emrah Serbes olunca durum farklı...
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
önce saniye teyze öldü sonra dedem sonra babaannem sonra yengem sonra eniştem. sonra eniştemin ölüm haberini bana veren bakkalı bıçakladılar eniştemin yedisinin okunduğu akşam. sonra sedat amca öldü sonra babam sonra öbür dedem bir de büyük deprem. otuzuma basmadan otuz tabut kaldırdım musalladan. babamdan öncekileri babamla beraber kaldırdık. ama ilk ölen hep babammış gibi geldi bana yıllarca. sanki oydu bu ahret furyasını başlatan. öyle değilmiş yeni anladım.
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
zaten kim tam anlamıyla sağ kaldığını iddia edebilir ki bu kadar mevtanın ardından kim biraz zombileşmek istemez. daha kırılgan daha dikenli ve daha fukuyamacı olmaz. dedem ziraat mühendisiydi ama pek çok doktordan daha ilginç tıbbi hatıraları oldu.
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
yalnızlıktan kudurmuş bir çocuğun arabaların kaportasını anahtarla çizmesi gibi ruhumun kemirilişi de hep sinsiceydi. buna rağmen ansızın berraklaştığı oluyor bulanık günlerin hâlâ soğuk biralar oluyor güzel kızlar oluyor. yağmurdan sonra saçlarını havluyla kurulaman gibi olmuyor tabii o kalibrede sevda görmedim. öptüm ama içime çekmedim.
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
şimdi dilediğim sayfadan başlayabileceğim bir kitap öner bana. başsız sonsuz ve ortasız bir hikâye öner. bir üstat öner dergi kurmuş olmasın. ne çok utandık mazideki yaralardan her adımda ele geçirilme korkusundan. ismet özel mi metin altıok mu yoksa hiç mi ortak arkadaşımız kalmadı.
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
elinden bir şey gelmemenin acısını iniş takımları olmayan melekler bilir. bir arabanın farlarına kilitlenip kalmış sincaplar bilir. suyun dibine ağır ağır çöken taşlar bilir. matkapla göğsünün ortasına açılmış bir pencere düşün. perdeyi aralayıp kendi yarandan bakıyorsun dünyaya. eskisi gibi acımıyor ve de asıl bu acıtıyor.
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
love story tadında başlayan bir filmi potemkin zırhlısına çevirmeye ne hakkın var. çok şükür yaşıyoruz çok şükür yazıyoruz diyorum ama niye anlatıyorum bunları. belleğin unutuşa karşı mücadelesi mi sadece. ne münasebet bu benim senkronize yalnızlığım.
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
birleşince kısa devre yapan parmak uçlarımız öldü önce. sonra yeşil öldü benim için sonra kahverengi. sonra ilk öpüştüğümüz yeri kalbinden bıçakladılar. on iki yıl geçti susmak ne kısaymış. sen böyle ne güzel sonsuza kadar susalım diyorsun. sonsuzluk bir gün herkesle konuşur sevgilim bunu da biliyorsun.
sen gittin ve herkes ölmeye başladı
31 mart 1998– 17 ocak 2010
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


